Nusayriler, İslamlaştırmak Politikası ve Türklük Mefhumu

Nusayriler, İslamlaştırmak Politikası  ve Türklük Mefhumu
Türkiye’deki  etnik ve dini gruplar Osmanlı-Türk modernleşmesi ve ulus devlet inşasının özneleri olmuşlardır. Türk ulus devlet inşa süreci ile  bu gruplar arasındaki  ilişkileri inceleyen önemli miktarda bir külliyat oluşmuştur. Bu külliyat genellikle  Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler ve Aleviler üzerine yoğunlaşmış fakat Nusayriler nedense  incelenmemiştir. Bugün Türkiye’de genellikle Adana, Tarsus ve daha çok Antakya’da yaşayan ve etnik olarak Arap olup Arapça konuşan Nusayriler – ya da kendi deyişleriyle (Arap) Aleviler[1]– genellikle üç tür çalışmaya konu olmuşlardır.

Bunlardan birincisi, Nusayrilerin kapalı bir cemaat özelliği arz etmesi nedeniyle, dini yapı üzerine genellikle Sünni ilahiyatçılarla Nusayrilerin şeyhleri (Uluçay,1996; Sinanoğlu, 1997; Baha, 2000; et-Tavîl, 2000; Turan, 2000; Gölpınarlı, 1997; Türk, 2005;  Aslan, 2005;  Reyhani, 1997; Serin, 1988,1995, 1999; ve Tümkaya, 2004)  arasında karşılıklı bir tartışma şeklinde geçmiştir/geçmektedir. İkinci grupta ise  genellikle Nusayrileri Türk göstermeye veya ‘Türklüklerini’ (Tankut, 1938; Alagöz,1940; Dilaçar,1940; Sökmen, 1992; Baltacıoğlu, 1965) takviye etmeye çalışmaktadır.  Neyse ki, son dönemde akademik anlamdaki çalışmaların bir kısmı sosyolojik ve siyasi açıdan (Keser, 2005, 2008;  Kineşçi, 2010;  Demirbaş,2004;  Aksoy, 2010) incelemekte,-ki bu tartışmaları yapanlar Nusayridir- bir  diğer kısmı ise  Osmanlı arşiv belgelerini ‘Türk tarihçilik anlayışına[i]’ uygun bir şekilde (Bilgili,2010; Tozlu,2010; Aksoy, 2010)  yayınlamışlardır.
Bu uzun literatür girizgahını vermek sebebimiz bugüne kadar   yukarıda bahsedilen hemen hemen hiç bir çalışmanın Nusayrilerin Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkilerini tartışmamalarıdır. Keza, bu çalışmalardan çok azı ‘Türkleştirme’ politikalarına değinmiş fakat   ‘Türklük mefhumunun Nusayrilerde nasıl inşa edildiğini’, ‘Nusayrilerin ‘Türk’leşip Türkleşmemelerini’ konu edinmemiştir.
Bu çalışmanın temel amacı, ilk olarak, Nusayrilerle-Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkileri irdelemek ve özellikle de II. Abdülhamit’in İslamlaştırmak projesine ve  bunun Nusayriler üzerindeki etkilerine değinmektir. Şu sorulara cevap aranacaktır; Nusayriler Osmanlı İmparatorluğu’nda  nasıl bir konuma sahiptirler, İslamlaştırmak politikası Nusayriler üzerinde nasıl bir etki bırakmıştır ve Nusayrilerin bu politikaya cevabı ne olmuştur?
İkinci bölümde ise  Nusayriler’in özellikle 1923’ten sonra  Türkiye Cumhuriyeti ile olan ilişkileri Sancak meselesine özel bir referansla tartışılacaktır. ‘Nusayriler Türkleşmişler midir’, ‘Türklük mefhumu Nusayrilerde nasıl inşa edilmiştir’, ‘Nusayrilerin bu politikalara cevabı ne ve nasıl olmuştur’ soruları sorulacaktır.  Burada 1930 ve 1940’larda Türklük mefhumunun kafası karışık haline de Nusayriler bağlamında değinilecektir.
Tartışma yürütülürken, her iki bölümde de, özellikle eğitim,dini, sosyopolitik konulara değinilecektir. Kineşçi’nin çalışması bizlere Nusayrilerin eğitim düzeyinin yükseldikçe  Türkiye’ye ve Kemalizm’e olan bağlılıklarının arttığını göstermektedir. Fakat ilginç bir noktaya değinmek bu tartışma açısından  yararlı olacaktır; Nusayriler ne yaptıklarının farkındadırlar ve ironik bir biçimde son dönemde kültürel canlanma hareketine girişmişlerdir, ki kanaatimce bu durum bir paradokstur. Nihayetinde bu çalışma, tartışmanın çıktılarını sonuç kısmında özet olarak verecektir.
Osmanlı Modernleşmesi ve  Nusayriler
Nusayrilerin ya da bir diğer deyişle Arap Alevilerin kökeninin nereden geldiği ve  inançlarının neler olduğu konusunda Sünni din adamları[ii]  ve Arap Alevi Şeyhleri[iii]farklı görüşler sunmakla beraber bu konu bu çalışmanın kapsamı dışında kalmaktadır.  Fakat söylenmesi gereken şey, bugün, Nusayrilerin özellikle Adana, Tarsus ve Antakya  çevresinde yaşadığı fakat  özellikle 60’lardaki göç dalgaları ile beraber  Türkiye’nin önemli bir kaç ilinde pek de etkili olmayan bir diaspora oluşturduklarıdır.  Bugün Nusayrilerin toplam nüfusu hakkında  herhangi bir  kesin bilgiye sahip olmasak da  Stephan Prochazka’nın alan araştırması 2000 yılı itibariyle sadece Adana ve Mersin’de Nusayrilerin toplam nüfusunun 247,000 ile 329,000 arasında olduğunu göstermektedir[iv]. Bu rakamlara en çok Nusayri’nin yaşadığı  Antakya ili verileri  ve Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşayan nüfus eklenirse rakamın 370,000  ile 450,000 arasında  olacağı söylenebilir.
Osmanlı İmparatorluğu ile Nusayrilerin ilişkisi Yavuz Sultan Selim’in   1516/17’deki  Mısır seferiyle başlar. Talhamy’nin belirttiğine göre, bugün Şia’nın batıni (esoteric)  bir tarikatı olarak görülen Nusayriler,  Sünni Osmanlılar tarafından heretik olmakla suçlanıp varlıklarının Sünni İslam’a  bir tehlike oluşturduğu düşünülmekteydi.İran ile sorunlu ilişkileri bulunan Sultan Selim  Suriyeli müftü Şeyh Nuh el-Hanefi’den  bu ‘kafirlere’(Şiilere) karşı savaşmak için bir fetva almıştır[v]. Fakat Sultan Selim’in asıl amacı Memluklerle savaşıp  Suriyeden Mısıra kadar uzanan toprakları ele geçirmektir. Bunun için de İslam için ve sünni İslama tehlike yaratan mezheplere karşı savaşıyor olmak  savaşın meşruiyetini  de sağlamaktadır, yani bir taşla iki vuruluyordur aslında. Nihayetinde savaş sonrasında ortaya çıkan tablo şudur; dikkate değer miktarda Nusayri ve Şii katledilmiş,  ve Nusayriler Osmanlı yönetimi altında- ironik bir biçimde- Müslümanların verdikleri bütün vergileri ödemekle beraber   bir varlık vergisi[vi](dirhem des hommes)  ödemek zorunda bırakılmışlardır. Nihayetinde bu tür baskılardan kaçan Nusayriler  Lübnan’dan Suriye’ye uzanan  Nusayra Dağı’na kaçmışlardır.
Fakat Karpat’ın belirttiği üzere  1516’dan  1839’a kadar  Osmanlı İmparatorluğu tebaasına görece tolerans gösterirken[vii], Nusayriler yerel Sünni halktan ve yöneticilerinden  kötü muamele görmüşlerdir. Nusayrilerin dini anlamda  özgürlükleri, Talhamy’nin de belirttiği  üzere, ancak  vergilerini ödeyip Bab-ı Ậli’ye sadakatlerini göstermek kaydıyla olmuştur[viii].  Fakat bu noktada vurgulanması gereken ilginç bir paradoks vardır. Osmanlı yetkilileri bir yandan Nusayrileri kafir addederken bir diğer yandan onları Müslümanların tabi olduğu kurallara  göre yönetiyor ve Müslümanlardan aldığı vergilerin tamamını alıyordu.  Fakat İmparatorluğun bu anlayışı halkın anlayışından bir noktada farklılık göstermektedir. O da şudur; halk Nusayrileri  Müslüman olarak görmemiştir[ix]– ki bu algı modern Türkiye’de de devam edecektir.
Osmanlı  İmparatorluğu 1829 yılında Mora’da başgösteren isyanı bastırmak üzere  dönemin Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’dan yardım istemiş karşılığında da Girit’i  paşanın özerk egemenliğine bırakmıştır. Fakat Bab-ı Ậli ile Mehmet Ali Paşa arasında savaşın yönetimi konusunda ortaya çıkan anlaşmazlıklar, yani merkez ile çevre arasındaki ilişkiler de bir kırılma noktasının habercisi gibidir. Paşa’nın uzun zamandır arzuladığı Suriye verilmeyince ve Padişah ile sorun yaşanınca Mehmet Ali Paşa oğlu İbrahim Paşa yönetimindeki ‘modern’ ordusunu Suriye’yi işgal etmek üzere yollamış ve  kazandığı başarıyla da Padişaha meydan okumuştur[x]. İbrahim Paşa’nın Suriye’de hükümranlığını ilan etmesiyle beraber  Nusayrilerin görece rahat durumu ortadan kalkmıştır. Talhamy’nin belirttiğine göre  Paşa Osmanlı ordularından ve yöneticilerinden daha fazla iktidar sahibi olmuş  ve askerlik,vergi ve nizam meselelerinde Osmanlı mevkidaşlarına göre daha sert davranmıştır. Bu durum aslında modernleşme açılımı yapan Mehmed Ali Paşa’nın politikalarından kaynaklanmaktadır. Henüz 1820’lerde  Mısır’da  zorunlu askerlik politikasını uygulamaya başlayan  Paşa, 1830’larda aynı şeyi Nusayra dağında yaşayan Nusayriler üzerinde gerçekleştirmeye çalışacaktır. Fakat tıpkı Mısır’da olduğu gibi burada da  din adamlarını kullanarak rıza yoluyla askere alma politikası pek de verimli olmamıştır.
Her ne kadar, et-Tavîl, İbrahim Paşa ile Nusayriler arasındaki ilişkinin  iyi olduğunu öne sürse de[xi], 3 Şaban 1250(5 Aralık 1834) tarihli  Halep çıkışlı bir metin  İbrahim Paşa’nın politikalarının-özellikle askere alma- Nusayrileri isyana sevk edip  askeri birlikleri yağmalamaya kadar gittiklerini göstermektedir[xii]. Fakat  aynı dilekçe aslında Osmanlıların durumdan memnuniyetini de göstermektedir çünkü Merkezin ordularıyla yenemediği İbrahim Paşa’ya bu dağlı ‘kafir eşkıyalar’  meydan okumaktadırlar. Her ne kadar Osmanlılar Londra Konferansı ile Adana ve Suriye vilayetlerinin yönetimini İbrahim Paşa’dan almışlarsa da  Bilgili’nin çalışması aslında bizlere Nusayrilerin uzunca bir dönem isyanda olduğunu göstermektedir[xiii]. Bunun sebeblerinden birisi ve en önemlisi  İbrahim Paşa’nın Hıristiyan tebaa ile işbirliğine girerek Nusayriler üzerine gitmiş olmasıdır[xiv]. Bu daha sonra  Nusayriler ile Hıristiyan tebaa arasında çatışmaya ve Nusayrilerin İsmail Hayri Bey önderliğinde Hıristiyan köylerine saldırıp  onları yok etmesin kadar gitmiştir.
1854-1858 arasında  farklı Nusayri gruplarını biraraya getirmeyi başaran İsmail Hayri Bey, Osmanlı yönetimini önce zor durumda bırakmış, sonra kendisiyle başa çıkılamayınca  Safita bölgesine yönetici olarak atanmıştır[xv]. Bu dönem isyan dönemleri arasında görece rahat geçen  bir dönem olmakla beraber özellikle İsmail Hayri Bey’in  merkez tarafından tutulmaması ve  bölgede yaşayan diğer topluluklarla sorun yaşaması üzerine  1858’de  İsmail Hayri Bey ve takipçileri kılıçtan geçirilmiştir.
Bu noktadan sonra Nusayriler 1890’lara kadar isyan halindedirler. Bu isyanları konu olarak iki noktada toplayabiliriz, a) askerlik meselesi ve b) vergi yükü. Her ne kadar sosyal tarihçilik bağlamında elimizde yeterli kaynak olmasa da[xvi],   Nusayra dağlarında yaşamalarından ve  günümüze kadar gelen geleneksel mesleklerinden bir çıkarsamada bulunabiliriz.   Nusayrilerin tarihsel bağlamda yaşadıkları coğrafya nedeniyle tarla işleriyle uğraştıkları bilinmekte ve kendilerine  bu nedenle ‘fellah-çiftçi, tarlayı işleyen’ denilmiştir[xvii].  Cebeli Nusayradaki tarımı ve hayvancılığı olumsuz etkileyen koşullar  üstüne devlet ve Sünni halk tarafından hor görülme  fakat Sünnilerden bile daha fazla vergi verme  isyanların ana sebeblerindendir.  Vergi konusundaki isyanlar Bab-ı Âli’nin  şiddete başvurmasıyla-ki bu Talhamy’nin belirttiği üzere Nusayri köylerinin yakılması, ekinlerin ve ağaçların kesilmesi,ve rehine alınan Nusayrilerin öldürülmesi[xviii]yoluyla olmuştur-  Nusayrilerin durumunu daha da kötüleştirmek ve vergilerin faizlerini dahi ödeyememek durumunda bırakmıştır[xix]. 1860, 1860, 1870 ve 1890  tarihli yazılar Nusayrilerin durumlarının  kötüleştiğini ve  isyanların da durmadığını kanıtlamaktadır.
Askerlik konusunda ise Bab-ı Âli’ye giden  ve merkezden gelen  metinler bizlere İmparatorluğun modernleşme sıkıntılarını göstermektedir. Zira sosyal disiplinizasyonu  sağlamanın iki önemli yolu  eğitim ve askerliktir. Nusayrileri hem asker olarak kullanmak hem de onları eğitimden geçirip  memleketine sadık bir tebaa haline  getirmek isteği  bu metinlerden çıkartabilir. Örneğin,  1852 yılında    Sayda Valisi Lazkiye Sancağı’nda  kura usulü ile asker alımına sürekli olarak sorunlar çıkardığını fakat bu sefer   alınan tedbirler sayesinde sorun çıkmadığını bildiren bir  yazısına verilen cevap  Nusayrilerin ‘itaat’ etmesi için gerekli olan tedbirlerin alınmasını memnuniyetle karşılamış ve bunun devamını dilemiştir[xx]. Burada belki de  ilginç bir noktaya değinmek bizlere dönemin yönetiminin anlayışını daha açıklayıcı kılacaktır. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa  henüz 1820 ve 30’larda askerlik alımları için din adamlarının ruhani liderliğinden ve halk üzerindeki etkilerinden yararlanmaya çalışırken[xxi], Nusayrilerle ilgili Osmanlı belgelerinde  böyle bir ‘yumuşak güç’ aracının ‘kafir Nusayrilere’ karşı kullanılmadığını görüyoruz[xxii].
Bu yolun  farklı bir versiyonunun ilginç bir şekilde keşfedilmesi için II. Abdulhamid’in tahta geçişini beklemek gerekecektir. Her ne kadar Tanzimat’tan itibaren yukarıdan aşağı bir şekilde uygulanagelen modernleşme politikaları ülkedeki ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunlara deva olamamışsa da, modern tebaanın ortaya çıkışına eğitim ve askerlik uygulamalarıyla önemli katkılarda bulunmuştur. Tanzimat ve Islahat fermanlarının  ortaya çıkardığı veyahut çözemediği sorunlar ise II.Abdülhamid’in kendi yolunu çizmesini kolaylaştırmıştır.Kemal Karpat II. Abdulhamid’in uyguladığı İslamcılık politikasının  iç politikadaki ana hedefinin   ‘yurda gelen  gelen göçmenlerin ve kendilerini Osmanlı ve Müslüman sayanların paylaştığı ortak değerleri vurgulayarak, ortama  uygunluk sağlayıp  kaynaşmalarını ve  millet olarak dayanışmalarını  kolaylaştırmak’[xxiii]olduğunu söylemektedir. Araplara yönelik politikanın ise  1878’den sonra  Arap dünyasında baş gösteren ayrılıkçılığı engelleyip onları sistemin içine  entegre etmek olduğunu söylemektedir.Peki bütün bunlar Nusayriler için ne ifade etmektedir?
II. Abdülhamid’in politikalarının Nusayriler açısından anlamı entegrasyon için uygulanan politikalar üzerinden anlaşılabilir.  Karpat’ın deyimiyle  II. Abdülhamit dini  kimlik oluşturmanın bir aracı olarak kullanırken   bunu eğitim yoluyla ve Tanzimat’ın getirdiği seküler anlayışa karşıt bir biçimde vermiştir. Diğer yandan Selim Deringil  II. Abdulhamid’in  ‘yeni bir  emperyal/milli ideoloji arayışının esası olarak İslami kurumlara yeni bir içerik kazandırma yönünde bilinçli bir girişim’ de bulunduğunu belirtmektedir[xxiv].Peki  ‘Şiiliğin batıni  bir mezhebi’ olarak görülen Nusayrilik  sisteme bu ideoloji üzerinden nasıl entegre edilecektir?  Bu noktada ortaya çıkan sorunların uygulanan politikalarla çakıştığını görmek şaşırtıcıdır. II. Abdulhamid döneminde  Nusayrilerle ilgili çevreden merkeze yollanan metinlerdeki sorunlara  baktığımızda  bunların üç ana başlık altında toplanabileceğini görürüz: a) tashih-i itikad, b) eğitim olanaklarının arttırılıp şartların iyileştirilmesi ve c) Nusayriler üzerine yoğunlaşan misyonerlik faaliyetleri[xxv].
Akşin-Somel  II. Abdulhamid’in  genelde gayrisünni unsurlara  yönelik özelde de her Alevi grubuna karşı tashih-i itikad  yani inancın düzeltilmesi politikasını uyguladığını söylemektedir[xxvi].  Bu politikanın kaynağı sadece bir milli ideloji ile  homojen bir tebaa yaratıp onların devlete olan bağlılığını  arttırmak değildir. Aksine Deringil’in gösterdiği üzere, Süleyman Hüsnü Paşa Irak’taki karmaşık etnik mozaiğin çöküşüne ilişkin bilgi verip şunu söylemektedir; ‘…devletin resmi mezhebine ve diline mensup olanların  azınlığı oluşturduğu aşikar iken, çoğunluk muhalefet güruhuna dahildir[xxvii]’. Görünen odur ki, sünni mezhebine mensup  ve ‘Türkçe’ konuşanların  sayısının azlığı(?) ve Balkanlardaki milliyetçiliğin sebep olduğu parçalanma korkusu  yeni bir tebaa tahayyülüne girişilmesinin ana sebeplerinden birisi olmuştur.
Nusayrilerin II.Abdülhamid’in tahta çıkışından önce de bir ihtida tecrübeleri olmuştur. Gönüllülük esasına dayanan bu ihtidanın sebebi, yukarıda da belirttiğim üzere, fellahların toplumun en alt düzeyinde görülmesi, tarımsal ve ekonomik olarak kötü koşulları ve genellikle Sünni ve Hıristiyan Arap ağaların yanında çalışmak zorunda kalmalarıdır. 1870 ve 1874’teki ihtida hareketleri, arşiv belgelerinden anladığımız kadarıyla,  Nusayrilerin ağalarının uygulamalarına dayanamayıp   bulundukları statüden kurtulma isteğinden kaynaklanmaktadır[xxviii]. İlginç olan şey şudur ki, Nusayrilerin Sünni olma ve camiye girme  isteklerine rağmen  halk tarafından bunun kabul görmemesi  ve İmparatorluğun da Nusayrilerin bu hareketlerini  desteklemekle beraber bölgenin eşrafına sözünü geçirememesidir.
II.Abdulhamid dönemine  gelindiğinde gerek gönüllü gerekse de  yönetim politikalarına uygun olarak önemli miktarda Nusayri’nin ihtida ettiği görülmektedir. Örneğin, 31 Mayıs 1890 tarihli  Yıldız sarayına giden bir yazıda  Merkab’da ihtida eden  100.000  Nusayri’den sonra Lazkiye’ye bağlı köylerden de 15.000 Nusayri mezhebine geçtiğini bildirmektedir[xxix]. Bu durum 1893’e kadar devletin istediği şekilde giderken aslında alttan alta halk arasında bir huzursuzluğun olduğu Yıldız’a gelen istihbarattan belli olmaktadır. Halk arasındaki çatışmanın  açıkça ortaya çıkması 1893 senesi  Kadir Gecesi’ne rastlamaktadır.  Adana’da Nusayri taifesinden  bir grup Kadir Gecesi’nde namazlarını camide  kılmak istemiş fakat kendilerini Sünni mezhebinden birtakım kişilerin  darp etmesi nedeniyle olaylar baş göstermiştir[xxx]. Yıldız sarayının tepkisi ise durumun neden acilen bildirilmediği ve iki grup arasındaki ilişkilerin daha da kötüleşmemesi için gerekli önlemlerin alınması şeklinde olmuştur[xxxi].
II.Abdülhamid döneminde  Şark vilayetlerini denetlemekle görevlendirilmiş olan  Ahmed Şakir Paşa Antakya’ya uğradığı bir gezisinden sonra Padişaha ‘bu gelişmenin (Nusayrilerin ihtida etmesinin)  siyasal değeri, birkaç toprak ağasının dar çıkarları uğruna ziyan edilemeyecek kadar  büyüktür’ şeklinde bir  rapor vermiştir[xxxii]. Bu ifadenin uygulanan politikalar açısından önemi dışında aslında gösterdiği şey ağaların durumu hiç bir zaman kabullenmemiş olmasıdır. Peki Nusayriler  ihtidalarını kabul etmeyen ağalarına karşılık ne tepki vermişlerdir diye baktığımızda ise, durumun onlar için  acı verici olmakla beraber sürecin ihtidalarını geri almayla sonuçlandığını görüyoruz. Bu sonuç belgelerde açıkça belirtilmese de, Nusayrilerin yaşadığı bölgelere cami inşa edilmesine rağmen bunların kimi bölgelerde hiç kullanılmaması ve bazı bölgelerde de görece kullanılması buna işaretttir[xxxiii].  Fakat vurgulanması gereken bir diğer nokta da  Sünnileştirme politikasının ihtida edenlere rağmen başarılı olması pek mümkün görünmemektedir zira ihtida edenlerin yaşadığı bölgelere bakıldığında bunların ekonomik ve sosyal açıdan çok kötü koşullarda olduğu görülecektir. Anlaşılan Nusayriler sünnileşmek değil ekonomik ve sosyal açıdan ortalama tebaa ile aynı koşullara sahip olup bulunduğu tabakadan üst tabakalara geçmek istemekteydiler.
İslamlaştırmak politikasının uygulanmasında  camiler tek araç mıdır?  İslamlaştırma görece az bir başarı gösterdiğine göre  Nusayrileri tahayyül edilen milli ideoloji etrafında nasıl toplayabilirdi İmparatorluk? Ondokuzuncu yüzyıl modernleşmelerinin  sihirli kavramlarından birisinin eğitim olduğunu bilmekteyiz.  Sosyal disiplinizasyonun tebaaya eğitim ve ordu aracılığıyla  makbul ve sadık olma duygusunu aşıladığı düşünülürse  II.Abdülhamid’in eğitim aracılığıyla tahayyül ettiği subjeye kavuşma arzusu daha iyi anlaşılacaktır. Bu dönemde Tanzimat’ın seküler eğitim kurum ve politikalarının yerine  ‘Halifeyi ön plana çıkarıp’  çocukların zihninde onu var eden ve sevmelerini sağlayan, islami bir perspektifle tahayyül edilene varma amacı zirvededir. Eğitim,yukarıda  da belirttiğim üzere, bu dönemde bir yumuşak güç ve her şeyin ilacı gibi algılanmış fakat Deringil’in de gösterdiği üzere  halkı yola getirmenin bir diğer yolunun  da sopa olduğu   belirtilmiştir[xxxiv].
II.Abdülhamid’in eğitime  verdiği önem tahta geçtikten sonra  mevcut sıbyan ve iptidai okullarına  kısa bir süre içerisinde 9649  tane daha mektep eklemesinden anlaşılabilir[xxxv]. Nusayriler açısından bakıldığında ise   tashih-i itikad, eğitim ve misyonerlik faaliyetlerinin içiçe geçmiştir. Sünniliği tercih eden  Nusayrilerin bulunduğu bölgelere  okul yapımı cami yapımı ile eş zamanlı olarak  gitmiştir. Örneğin, 1890 tarihinde Yıldız sarayı ile    Suriye bölgesindeki yerel yöneticiler arasında geçen yazışmalarda kimi bölgelerde ‘şimdilik’  23 mektep  ve 15 mescidin, Sahyun kazasında 15 mektep ve 15 mescidin açılması gerektiği ve Merkab kazası için de 25 mektep ve 25 mescide ihtiyaç duyulduğu  belirtilmiştir[xxxvi].   Bu politika Abdülhamid dönemi boyunca merkezin sıkı kontrolü altında  devam etmiş, öyle ki Abdülhamid bu okullarının yapımına kendi hazinesinden ve servetinden katkıda bulunmuş, atanacak öğretmen ve  müfredata dair kendisine sürekli bilgi verilmiştir. Bu da Padişah’a olan bağlılığı arttırmanın bir diğer veçhesidir.
Cahil olan bu tebaanın eğitilmesinin en büyük nedeni Sünnileştirme üzerinden bir milli ideoloji yaratmak ise, ikinci  nedeni Osmalı İmparatorluğu’nda artan misyonerlik faaliyetleridir. Talhamy’nin belirttiği üzere  1830’larda başlayıp Tanzimat döneminde giderek artmıştır[xxxvii]. Özellikle 1830’lardan itibaren  Amerikalı misyonerlerin  Suriye’de etkili olma isteği Nusayriler konusunda meyvesini ancak 1850’lerde bölgede  etkin bir okul sistemi kurmaları sonucunda  gerçekleşmiştir. Ne var ki, asıl amaçları Hıristiyanları protestanlaştırmak olan  bu misyonerler,  Nusayrilerin   ‘cahilliği, paganlığı ve  ahlaksızlığı’ karşısında  kayıtsız kalamadıklarını Amerika’daki merkezlerine bildirmiş ve bu topluluk arasında da misyonerlik faaliyeti sürdürmek için Protestan kilisesinden izin istemişlerdir[xxxviii]. Amerikan misyonerliğinin yanında Fransız ve İngiliz misyonerleri de Nusayrilere   eğitimin yanında  sağlık  hizmetleri sunmuşlardır. İşin en ilginç tarafı şudur ki, Nusayrilerin hem Sünni halk,  devlet ve misyonerlerin tamamı tarafından  cahil ve kafir görülmesi ve İmparatorluğu’nun ancak Islahat Fermanı’ndan[xxxix]sonra  Nusayriler arasındaki  misyonerlik faaliyetlerine karşı çıkmaya başlamasıdır. Oysa Islahat Fermanı’nın kendisi hem gayrimüslim  haklara birtakım haklar vermekte ve  misyonerlik faaliyetlerini de kolaylaştırmaktaydı zira ortaya çıkan sorunlara 1856 Paris Antlaşması’na taraf devletler  müdahale edebiliyorlardı.  
Osmanlı İmparatorluğu’nun misyonerlerle eğitim alanında rekabet edebilmesi veyahut  o alanı domine edebilmesi için öncelikle kendi eğitim sistemini kurması ve kurumsallaştırması gerekiyordu. Yukarıda da bahsettiğim üzere, Abdülhamit döneminde özellikle iptidai okullar açılarak halkın bu ihtiyacı giderilmeye çalışılmıştır.Bunun yanında misyoner okullarının etkisini azaltabilmek için lisansı olmayan okulların  kapatılması yoluna gidilerek vilayetlere sürekli olarak bu yönde emir verilmiştir[xl].  Öyle ki misyonerlerin Suriye’de  dolaşım hakkı sınırlandırılmıştır[xli]. 1899’da Halep Valisi Antakya’da kimsenin Hıristiyanlaşmadığına dair  merkeze bir yazı yollarken Amerikan okullarında halen bazı Nusayri çocuklarının bulunduğunu  bu çocukların kurtarılabilmesi için daha fazla okul açılıp müfettişlerin eğitimi denetlemesi gerektiğini belirtmiştir[xlii].
Bütün bunların yanında Abdülhamid özellikle yöneticilerinin Nusayrilere yönelik olumsuz davranışlarını da engellemeye çalışmıştır[xliii]. II.Abdülhamid’in  tebaasını  kazanmanın bir yolu olarak onlara nişan veya ödül dağıtma yolunu etkin ve etkili bir şekilde kullandığı, tehlikeli gördüğü kişileri de yerinden uzaklaştırmaktan çekinmediği bilinmektedir. Örneğin, II.Abdülhamid döneminde Şeyh Abdullah’ın Nusayriler arasında ‘sinsi düşünceler’ yayması nedeniyle önce Mersin’e sürüldüğü, Süveydiyeli (Samandağ) takipçilerinin onu Mersin’de  de ziyaret etmesi nedeniyle yerinin tekrar değiştirilmesine karar verilmiştir[xliv].  Taltif etme meselesinde ise birçok Nusayri’ye hizmetlerinden dolayı nişan verildiği ve bazılarının da alt düzeyde yönetici olarak atandığı görülmektedir[xlv].
1900’ların ilk çeyreğinde ortaya çıkan gelişmeler Abdülhamid politikalarının Nusayrileri ‘İslamlaştıramamakla’  beraber bu cemaatin devlete olan bağlılığının ve sadakatinin kazanıldığını göstermektedir. Örneğin, Nusayriler olay çıkarmadan askere gitmiş, I. Dünya Savaşı’na katılmış ve merkez 1916 yılında  Lazkiye Nusayrilerine ‘devlete olan sadakatlerinden şüphe olmaması ve  devlete olan hizmetleri’ nedeniyle çeşitli derecede nişanlar vermiştir[xlvi]. Burada dikkat edilmesi gereken nokta aslında bu çeyrekte Türk milliyetçiliğinin ve Arap milliyetçiliğinin yükselişte oluşudur. Dikkate değer olan şey Nusayrilerin bu dönemde Arapların yanında durmayışıdır. et-Tavîl bunu şöyle açıklayacaktır; ‘Türkler derneklerini ‘Türk’ adıyla  kurunca diğerleri de Arap, Kürt adıyla derneklerini açmışlardır. Yalnız Aleviler  Türklerin yanında durmuşlardır[xlvii]
Özellikle Suriye’nin kaybedilmesiyle  Nusayrilerin kendi aralarında bile sınırlar oluşması  ve iletişim olanaklarının azalması, keza Nusayrilerin toplumsal statülerinin değişmemesi, Arapların ‘sünni’ oluşu  dile getirilmese de aslında onların Arap milliyetçiliğinden etkilenmemesini veya en az düzeyde etkilenmesini sağlamıştır. Fakat Arap milliyetçiliğinden etkilenmeyen Nusayriler Türk milliyetçileriyle  nasıl birarada yaşamışlardır diye baktığımızda ise  aslında İttihat ve Terakki’nin politikalarından memnun olmadıklarını, I.Dünya savaşı sırasında Türklerle kıyaslandığında  aç kaldıklarını  fakat hiçbir Osmanlı ilinde de Nusayra dağında gerçekleşen  yoksulluk gibi bir durumun ortaya çıkmadığı anlaşılmaktadır[xlviii]. Bu nokta Kemalist politikaları anlamak için de önemlidir zira Nusayrileri  kazanmak adına Nuri Aydın Konuralp  gibi isimler İttihat-Terakki’yi suçlayacaklardır[xlix].  İçlerine vatan sevgisi işlenen Nusayrilerin bir kısmı Adana’da Ermeni çetelerine karşı Türklerle beraber hareket etmiş[l]fakat Hatay’ın Fransızların hakimiyeti altında kalmasıyla Nusayriler Antakya’da içinde farklı düşünceleri barındıran ayrı bir grup olarak ortaya çıkmışlardır.
Sonuçta,  eğitim ve İslamlaştırmak politikası üzerinden Nusayrilerin önemli bir kısmının 19. yüzyıl ve  20. yüzyıl’ın ilk çeyreğinde devlete olan sadakatlerinin ve vatanperverliklerinin sağlandığını anlaşılmaktadır. Devlet tarafından kabul görme, dikkate alınma, onların kazanılmasında önemli bir rol oynamıştır. Fakat şunu da söylemek gerekir ki merkezileşme çabaları Nusayrilerin her alanını düzenlemeye giriştiğinden pek de hoş karşılanmamıştır[li]. Ancak yıllarca dağda yaşayıp en basit eğitim ve sağlık olanaklarından dahi yoksun olan Nusayriler, anlaşılan, vaat edilenler karşısında kayıtsız kalamamışlardır.Fakat yukarıda göstermiş olduğum üzere, bu ilişki tek yönlü değil aksine  karşılıklı çıkarlara dayanmaktadır. 
Sancak Sorunu, Türkleştirme Politikası ve Nusayriler
1919’da Fransızların sivil idareyi İngiltere’den devralmasıyla başlayan Sancak sorunu üç döneme ayrılabilir. İlk dönem farklı toplulukların ekonomik yapı üzerinden uzlaşmış olduğu  ve Türkleri, Fransızları ve Arapları aynı anda memnun etmeye çalışan Franklin Boullion antlaşmasının damga vurduğu 1920-30 periyodudur. İkinci dönem ise, 1929’da meydana gelen Ekonomik Buhranı’nın sancaktaki ekonomik uzlaşıyı bozduğu, Kemalist politikaların Türkiye’de inşasının yoğun bir şekilde sürdüğü ve Türkiye’nin Boğazlar’ı garanti altına aldığı 1930-1936 periyodudur. Üçüncü dönem ise 1936’dan itibaren Türkiye’nin sancak üzerinde artan nüfuzu ve sancaktaki Arap ve Türk milliyetçiliğinin en üst düzeyde rekabet ettiği,  Sancak’ın Türkiye’ye katılımıyla sonuçlanan devirdir.
Sancakta Fransız egemenliğinin kurulması üzerine 1920’den itibaren Ankara Hükümeti  Türklerin sayısal çoğunluğunu vurgulamıştır. 1921’de imzalanan Franklin Boullion Antlaşması Türk hükümetinin arzularına cevap vermiştir. Buna göre İskenderun sancağında  ‘özel bir idare rejiminin kurulmasını’, ‘Türk dilinin sancakta resmi dil ilan edilmesini’, ‘Türklerin çoğunlukta olduğu bölgelerde Türk memurların atanmasını’ ve ‘okullarda Türk kültürünün ön plana çıkarılması’ Fransa tarafından Türkiye’ye garanti edilmiştir[lii]. Burada dikkati çeken bir diğer nokta ise Fransa’nın Adana’yı Türk tarafına bırakmış olmasıdır. Bunun anlamı Tarsus ve Adana’da yaşayan Nusayrilerle Antakya ve havalisinde yaşayan Nusayriler arasındaki bağlantının kesilmiş olmasıdr. Adana ve Tarsus’taki Nusayriler erken dönemden itibaren Cumhuriyet’in homojenleştirici politikalarına tanıklık etmişlerdir.
Ekonomik anlamda bakıldığında ise  1919’dan itibaren  1924’e kadarki dönemde  tarımsal üretimin dörde katlandığı[liii]bölgede Türkler ve Hıristiyan Araplar genellikle toprak ağaları olarak  refah seviyesi yüksek bir grubu temsil ederken, Nusayriler  ise genellikle bu prestijli ve otoriter ağaların çiftliklerinde çalışan tarım işçileri grubunu oluşturmuşlardır. Türkler ve Araplar arasında getirisi yüksek serbest meslek (eczacılık, ticaret vb.) alanında faaliyetlerin gösterenlerin sayısı bu dönemde artmıştır[liv].
İkinci periyoda bakıldığında 1929 Ekonomik buhranının sancaktaki farklı grupların biribirine dayanan ekonomik sisteminin çözülüşüne  katkıda bulunduğu görülmektedir. Özellikle Arap ve Türkler arasında ekonomik dengenin bozulması üzerine iki grubun elit kesimi arasında etnik bazlı çatışmaların  arttığı görülmüştür[lv]. Ortaya çıkan yapıda Nusayri, Ermeni ve Türk önde gelenlerinden bir kısmı ekonomik çıkarlarını korumak üzere ortayolcu bir çizgi izlemişlerdir.  Diğer yandan 1930’lar Türkiye’de Kemalist ideolojinin  1920’lerin sonlarında ortaya çıkan kimlik problemine çözümler üretmeye çalışıp kendisini konsolide etmeye çalıştığı bir dönemdir[lvi]. Dışarıda ise Boğazların statüsünün kesinlik kazanması, Musul sorununun geride bırakılması ile beraber  Türkiye’nin hem içte hem de dışta güven kazandığı gözlemlenmiş ve Sancak meselesine ağırlık verilmiştir[lvii].  Bu dönemde Sancak’ın otonom bir yapı kazanması gerekliliği vurgulanmıştır.
Son periyod ise Suriye-Fransa- Türkiye üçgeninde  Arap ve Türk milliyetçiliklerinin ön plana çıkmasıyla birlikte çatışmanın etnik boyutu artmıştır. Bu dönemde Türkiye özellikle İstanbul merkezli olup Antakya ve Dörtyol’da faaliyet gösteren ‘Hatay Erginlik Cemiyeti’ne  yatırım yapıp[lviii]  bu derneğin 1937’de kurulan Halkevi ile işbirliği içinde çalışmasını sağlamıştır. Sancak’taki  iktidar paylaşımı sorunu sebebiyle Milletler Cemiyetine taşınması  Sancak’ın ‘iç işlerinde bağımsız, dışişlerinde Suriye’ye bağlı ayrı bir varlık’olarak tanınmasıyla sonuçlanmıştır[lix].
Demografik açıdan bakıldığında ise Sancak’ta  hem nüfus olarak hem de refah seviyesi olarak en avantajlı durumda olanlar Türkler iken ekonomik anlamda en kötü durumda olanlar ise Sünni veyahut gayrimüslim ağaların tarlalarında çalışan Arap* Aleviler’dir[lx]. Nüfusun yüzde 28’ini oluşturan Nusayrilerin -Türkler yüzde 39-, çocuklarının sadece yüzde 13’ü okula gitmekte ve  modern meslekleri icra etmemektedirler[lxi]. Etnik ve dini  ayrımlar  üzerine kurulu bir nüfus sayım sistemi üzerinden yapılan seçimler sonucunda 22 Türk,  9 Alevi, 5 Ermeni ve 2 Rum Ortodoks milletvekili seçilip Hatay Cumhuriyeti 1938’de kurulmuştur[lxii]. Sancak’ın- ki 1936’dan itibaren Türkler tarafından Hatay olarak anılacaktır- anayasası, vatandaşlık kanunu, bayrağı ve diğer uygulamaları Türkiye Cumhuriyeti ile koordineli bir şekilde ve Türk yasalarına paralel olarak hazırlanıp uygulanmıştır[lxiii]. Nihayetinde 1939’da Hatay Cumhuriyeti Meclisi Türkiye’ye katılım kararı almıştır.
Nusayrilerin Türk milliyetçiliği  ve dolayısıyla ‘Türkleştirme’ politikaları ile tanışmaları Sancak meselesinin ortaya çıkışından epey öncedir. 1914’te Antakya’da İttihat ve Terakki’nin yardımıyla ‘Türk Ocağı’ adında bir dernek  kurulup  milliyetçilik fikri yayılmaya çalışılırken[lxiv]Nusayriler de bu harekete destek vermeye davet edilmiştir[lxv]. Derneğin bu çalışmalarının Türklerin ‘Türklüklerini’  yeniden icat ettiği, Nusayrileri ise ‘Türk’  olabilecek potansiyele sahip bir grup olarak gördüğü söylenebilir. Nusayriler dönem içerisinde dini kurallar gereği kapalı bir cemaat yapısı arz etmesiyle en homojen gruptur. Fakat ‘dini’ konularda olduğu gibi ‘etnik’ kimlik konusunda da Arapça konuşmalarına rağmen  kendilerini Sünni Araplardan  ayırmışlardır zira Nusayriler arasında ‘milliyetçi’ duygu filizlen(e)memiştir[lxvi].
İlginç bir şekilde, Nusayriler bu dönemde İttihat Terakki’den şikayetçi olmakla beraber I.Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda Türk saflarında yer almışlardır[lxvii]zira  memleketi yabancı güçler[lxviii]işgal etmiştir. Görünüşte sebep bu olarak sunulmakla beraber, Nusayrilerin Osmanlı’nın son dönemlerinde kabul görmüş olması onlarda  devlet/merkezi otoriteye karşı bir ‘sevgi’ye yol açmıştır. Bir diğer durum ise Mahmut Reyhani’nin yazılarında görülen Alevilerin(Nusayriler) de Kurtuluş savaşı esnasında  devletin asli bir unsuru olduğu söylemidir[lxix]. Bu aslında Nusayrilerin kabul görmesinin değil kabul görülmesi gerektiğinin söylemidir.
Etnik kimliği ön plana çıkmayan bu gruba karşı 1923’te kurulan Cumhuriyet rejiminin Nusayrilere yönelik  politikaları nelerdi?  Kemalist rejim ülkedeki diğer gruplara olduğu gibi Nusayrileri de ‘Türklük’ etrafında tahayyül etmiştir. Nusayrilere yönelik  Türkleştirme politikalarını üç noktada toplamak mümkündür; a)  akademi destekli ‘ırk ve dil’ araştırmaları, b) eğitim ve c)  laiklik.
Soner Çağaptay, Nusayrilerin 1930’lardaki hikayesinden bahsederken  Türk Tarih Tezi ile jeopolitik ihtirasların eşsiz bir birliktelik sergilediğini vurgular[lxx]. Entellektüel-devlet aşkında[lxxi] Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi  karşılıklı iltifatların ortak bir amaç uğruna birleştiği bir dönemi teşkil eder. Fakat bu işbirliği yeni değildir. 1920’lerde Türk devleti İttihat-Terakki’nin farklı gruplar hakkında ‘bilgi edinme’ siyasetini uygulamıştır. Hem İttihat Terakki döneminin hem de Cumhuriyetin ilk yıllarının milliyetçi ideologu Ziya Gökalp’in deyişiyle ‘kültürel bir devrimi en verimli şekilde kotarmanın yolu ‘Türk’ toplumunun sosyolojik ve morfolojik yapısını tanımaktan geçmekteydi[lxxii].  Bunun için   alan araştırması yapması istenen Baha Said Bey Anadolu Aleviliği üzerine  hazırladığı rapor  1927’de yayınlanmış ve  Nusayriler konusunda  ‘günlük hayatta ve ibadetlerinde Arapçayı kullanmakla beraber  Türk kökenli bir topluluk’ sonucuna varılmıştır[lxxiii].  Fakat Arapça konuşan ve ‘Türk’ olduğunu unutan bu gruba Adana Türk Ocağı aracılığıyla hangi (Türk) boy(un)dan olduğu öğretilmelidir[lxxiv].
Beklendiği üzere, bu durum,  1923’te  Mustafa Kemal tarafından ortaya atılan ‘Dört bin yıldır Türk toprağı olan sancak[lxxv]’  iddiasıyla örtüşmektedir.  Hemen ertesinde Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi’nin kuruluşu ile beraber Türk olana tarih öncesinden şanlı bir geçmiş bulunmaya çalışılmış ve  Alman ve Fransız antropologların  Türklerin ikinci sınıf(secondaire) bir ırk olduğu meselesine karşıt bir tez oluşturulması gündeme gelmiştir.  Türk Tarih tezinin temel iddiası Türklerin ‘uygarlık inşa eden’  milletlerden biri  olup  kökenin ‘uygarlık’ ın en temel kaynaklarından olan Eti-Alpin ırkına dayandığıdır[lxxvi]. Böylece ‘utandıran’ Osmanlı tarihinden kurtulunmuş ve  vatandaşa gurur duyacağı bir tarih önerilmiştir. Kökenin Eti-Alpin ırkına dayandırmak Türklerin  Anadolu’nun  ‘otokton’ halkı[lxxvii]  olduğunu kanıtlamak anlamına da geldiğinden  devletin sorularına da cevap vermiş oluyordu.  Bunlar Nusayrilik ve dolayısyla Sancak’ın Türkiye topraklarına katılması hedefi  ile bağlantılandırıldığında  ortaya nasıl bir politika çıkmıştır?
Prof.Dr. Hasan Reşit Tankut’un  ‘Nusayrilik ve Nusayrilik Hakkında’ adlı çalışmasında Nusayrileri  antropolojik, historik, etnografya ve Alevilik  perspektiflerinden  inceleyip  onların Türk olduğuna Alman antropolog Felix von Luschan’ın kafa endisi hesaplaması üzerinden varır[lxxviii].  Luschan’ın bu ırki hesaplamasına göre Nusayrilerin kafa endisi 85 civarındadır ve bu veriler  Afet İnan’ın   Anadolu’da yaptığı ölçümlerle birbirini tutmaktadır[lxxix].    Bu çalışmada dikkate çarpan bir diğer nokta, ortaya atılan tezle paralel olarak, Hz. Ali’nin Türk olduğu ve Yavuz Sultan Selim’in   yaptığı baskı nedeniyle Türkçe konuşmaktan vazgeçip  Arapça konuşmaya döndükleri iddiasıdır. Bu iddia  Cumhuriyet’in problemli olduğu İslam ve Osmanlı tarihine yaklaşımını göstermekle beraber, ironik bir şekilde  dini  olanla Türklüğü birleştirerek Nusayrileri kazanma çabasını göstermektedir. Daha önce bahsetmiş olduğum gibi Nusayrilere Alevi denmesi meselesine  Tankut da katılır. Bu durum Nusayrilerin  Alevi-ki onlar da Türk sayılmaktadır- adı altında tanınarak  başka bir cemaat olduğunun  yadsınmasının da habercisidir ki Nusayri yazarlar ve halkın bir kısmı da bugün kendilerini Alevi olarak tanıtmaktadırlar[lxxx].
Otonkton olma isteği   Hasan Reşit Tankut’un ülkedeki bütün  halkevlerine dağıtılan çalışmasından[lxxxi]daha ötesini gerektirmektedir Kemalist rejime göre. Dolayısıyla Kilisli tarihçi Necip Asım’dan  Sancak’taki ‘Alevi’lerin Türk olduğuna dair belge alınır fakat bu belge   Türk tarih tezi ile uyumlu olmadığından Atatürk tarafından Alevilerin Eti Türkü olduğu tezi ileri sürülür[lxxxii]ve Sancak’a da 1936 yılında Eti-Ata-Hata kelime benzeş(tir) mesi üzerinden  Güneş-Dil teorisine uygun olarak Hatay ismi verilir[lxxxiii].   
Antropolijinin kullanımına  Hatay’ın  Türkiye Cumhuriyeti’ne katılımından sonra da, dönemin trendine uygun olarak,  önemli ölçüde devam edilir. Türk Dil Kurumu’nda  Başuzman olan Ermeni Türkü Agop Dilaçar 1940’da  Antakya’daki bir toplantıda iddia ettiği şey  Hasan Reşit Tankut’un söylemini yeniden üretmekle beraber  önemli bir noktada ondan ayrılır.  O da şudur; geçmişte denenen ‘vatan’, ‘ümmet’, ‘devlet birliği’  vb. aidiyet esaslarını reddetmekle kalmayıp Ziya Gökalp’in ‘Türklük’ mefhumunu reddetmek[lxxxiv] ve  özü ‘her Türk asıllı olan Türk’tür’ olan  Kemalizm  Türkçülüğüne vurgu yapmaktadır. Aslında çok da söze gerek yoktur; 1920’lerden 1940’lara gelindiğinde Türk olmanın asli unsuru  kültür olmaktan çıkıp ırka dönmüştür. Irk’ın  territoryal manası da eksik bırakılmamış ve Ankara Üniversitesi DTCF Profesörlerinden Celal Alagöz’ün 1943 yılında Fakülte açılış töreninde verdiği derste  Hatay’ın Suriyeli değil fakat Anadolulu oluşu ve dolayısıyla Türk olması meselesini Eti Türklüğünü de dikkate alıp  hava şartlarının farklı olmasını kanıt sayarak tartışmıştır[lxxxv].
Arşiv belgeleri incelediğinde, devletin 1920’lerde  Tarsus ve Adana’da yaşayan Nusayrilere yönelik  diğer gruplardan farklı olarak bir politika uyguladığını görmek mümkün değildir. Eğitim bu dönemde milli kimlik inşasının merkezinde yer almış olup  ‘‘milletin duygu ve düşünce birliği’’nin[lxxxvi]  en önemli aracıdır. Bunu sağlamak için de bir ‘ilkokul seferberliği’ yaşanır[lxxxvii].  Bu dönemde Tarsus ve Adana’daki Nusayrilerin Türkleştirilmesi diğer  vatandaşların Türkleştirilmesi süreci ile aynıdır. Oysa 1930’ların sonlarında Cumhuriyet Halk Partisi bünyesinde kurulan ‘Hars Komitalarının’ ve Antropolojinin  başrolde olduğu farklı bir süreç izlemekteyiz. Neden? Cumhuriyet’in ilk on yıllık evresinde yeterince başarı sağlanamamış mıdır?
Bu soruların cevaplarından biri  hükümetin Sancak meselesine eğilmesi ise diğerleri rejimin tahakkümünü konsolide etmek istemesi ve ‘Türklük’ mefhumunun bu dönemde farklı bir yöne evrilmesi. Radikal reformların kucaklanmasını ‘kültürel’ milli kimlik üzerinden sağlamak gibi görünen durum on yılın sonunda yerini yavaş yavaş yukarıda açıklanan antropolojik açıklamalara dönüşecektir. Diğer yandan Sancak’ta Türk kültürü ve eğitimi ön plana çıkarılırken Türkçe  de  eğitim dili olarak kullanılmıştır. Fakat görünen o ki, Sancak’ın Türkiye’ye katılacağı anlaşılınca birbirine yakın bölgelerde daha fazla Nusayri olacağından ve Türklüğün konsolidasyonu gerektiğinden ‘Hars Komitaları’ özel bir yatırım aracı olmuşlardır.
Hars Komitalarının amacı ‘‘öz ana dillerini düzgün konuşamayan Türklerin Milli Kültür seviyesini her surette koruyarak, yükseltmek ve yaşadıkları muhitlerdeki  Türk yurttaşları ile  olan ailevi ve içtimai  vaziyet ve münasebetlerinde daha sıcak ve kaynaşık  bir duruma getirmek[lxxxviii]’’tir.   Hars komitalarının görevleri arasında  ‘Türkçe konuşmayı  teşvik ve teshil etmek’, ‘Türkçe konuşmanın milli şeref ve menfaatlerinin emrettiği kutsal bir borç olduğunu telkin etmek’ ve ‘Nusayrilerin Türk ırkından olduklarını yayınlar yolu(propaganda) ile herkese göstermek’ gibi hedefler yer almıştır. Bunun anlamı  devletin Nusayrileri  kendi istediği o  dönülmez yola girmesidir. Devlet bunu gerçekleştirmek için eğitim ve toplumsal kaynaşmayı öne sürerek 1937,38 ve 39’da yüklü miktarda parayı Adana ve Mersin’deki halkevlerine aktarmıştır[lxxxix].
Benzeri bir süreç  1936’da Mustafa Kemal tarafından adı Antakya’dan   Hatay’a dönüştürülen sancakta  Yenigün gazetesi üzerinden  1930’lar boyunca devam etmiştir. 1937’de ise  kentte açılan  Halkevi  ve okuma-yazma seferberliği ile çabalar yoğunlaştırılmıştır. Halkevlerinin amacı Recep Peker’in ifadesiyle  ‘ülkenin vatandaşlarını biraraya getirerek kültürel birliği sağlamaktır[xc]’. Peki bu nasıl sağlanacaktır?  1937’de  Antakya halkevinde gece  kurslarıyla okuma yazma  öğrenenler köylerde öğretmen olarak görevlendirilmiş ve yeni Türk harfleri öğretilmiştir[xci].  Burada Nusayriler bakımından dikkate çarpan siyaset, onların Aleviler genel adı altında görülüp öz Türk olduklarının iddia edilmesidir. Köy köy dolaşıp propaganda yapan Türk taraftarları  birçok Nusayri ileri geleninin halkevlerine kayıt yapmasını sağlamıştır[xcii].
 Zaman içerisinde bunların yetersiz kalması üzerine, Türkiye’den bölgeye 120 öğretmen gönderilmiş[xciii], ayrıca Antakya doğumlu olup Türkiye’de yaşayan ve eğitim alan nüfusun bölgeye iskanı sağlanmıştır[xciv]. Daha geniş çaplı  bir homojenleştirme  hareketi 1938 ve 1939’da   10.000 Nusayriye ek olarak  22.000 Ermeni, 10.000 Sünni Arap ve 5000 Hıristiyan Arap’ın  Antakya’dan ayrılmasıyla gerçekleşecektir[xcv].Buna ek olarak ilerleyen yıllarda il çapında bir demografi mühendisliği[xcvi]  gerçekleşek;  Nusayri nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelere Türkler yerleştirilecek, Nusayriler de genişleyen kentte farklı mahallere taşınarak ‘homojenliklerini’ Türklükle buluşturacaklardır. Keza 1960’lardan itibaren Türkiye’de yaşanan göç dalgaları Nusayrilerin Türkiye’nin dört bir tarafına dağılmalarını sağlayacak ve homojen bir grup olma özelliklerini yavaş yavaş aşındıracaktır.
Kanaatimce  Nusayriler için Türkleş(tir)meyi  politikasının üçüncü ve son veçhesi   Cumhuriyet’in  Laiklik ilkesidir.  1923’te resmi olarak kurulan Cumhuriyet’in 1924’te halifeliği kaldırması ve sonrasında da laikliği teşvik edici pek çok uygulamayı yerine getirmesi   Nusayrilere çekici gelmiştir denilebilir*. Belki de bundan daha önemlisi Cumhuriyet’in din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak  toplumsal ve günlük hayatta Sünni İslam’ın etkisini azaltmasıdır. Nusayriler, yukarıda da belirttiğim üzere, Osmanlı döneminde özellikle Sünni halk tarafından Müslüman olarak kabul edilmemişlerdir. Kemalist rejim onlara  kendi dinini rahatça yaşama şansı vermekteydi çünkü Kemalist laiklik anlayışı halkın kendi özel alanında  bunu yapmasını istemekle Nusayrilerin dini anlamdaki kapalı yapısıyla çakışıyordu. Bu ilkenin Nusayriler için, kanaatimce, anlamı Sünni halkın  Osmanlı döneminde sahip olduğu dini alanın kamu alanında azalması ve kendilerinin daha az baskı görmesi anlamına gelmiştir ki bu da bizim Nusayrilerin neden Kemalist politikaları kabul ettiğini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Laiklik ilkesinin tarih boyunca  Nusayrilerin zihninden atamadığı travmalarla  birleşince Türkleşmeyi kolaylaştırdığını  iddia  etmek yanlış olmayacaktır.
Her şeye rağmen, dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta bütün Nusayrilerin  Türkleştirme politikalarını kabul etmediğidir. Keza devlette, ilginç bir şekilde, her Nusayriyi  Türk olarak kabul etmemiştir. 10.000  Nusayri’nin Antakya’yı terk etmesi sadece  Türk devletinde yaşamak istemesi ile açıklanamaz.  Kanaatimce bunun bir diğer sebebi Türkleştirme politikalarına karşı çıkılması ve Nusayri olan Arap milliyetçi lider Zeki Arsuzi’yi izleyen bazı grupların Arap etnik kimliğini ve Arapça’yı ön plana çıkarmasıdır. Devletin ‘vatandaşlık’ vermeyi reddettiği  Nusayriler konusunda ise  bu kişilerin  Kurtuluş savaşında Türk tarafını desteklemediği,  Sancak meselesinde Arap tarafını desteklediği veya Nusayriler  arasında ayrılıkçı duyguları beslediği  vb. gerekçeleri vardır[xcvii]. Yani her Nusayri  ‘Türk’ olamaz.
Yukarıda genelikle  yukarıdan aşağıya (top-down) politikaların nasıl işlediğini inceledik. Peki Nusayrilerin buna tepkisi, yani aşağıdan yukarıya(bottom-up) tepki, ne olmuştur?   Nusayriler arasında  yukarıdaki üç Türkleştirme politikasının en etkili olanlarının eğitim ve laiklik olduğu söylenebilir. Erdinç Kineşçi’nin yaptğı alan araştırmasında eğitimin  ve etnik kimliğin Nusayrileri nasıl etkilediği bir  Nusayri tarafından  ilginç bir şekilde açıklanmaktadır[xcviii];
            ‘‘Ezilmişliğin verdiği hırsla, herkes eğitime sarıldı. Diyeti ise Arapça’dan asıl          kültürümüzden vazgeçmek oldu. Türkçe giderek Arapça’nın yerini alıyor; iki kuşak        sonra  evimizde Arapça konuşulmuyor olacak.  Ama Araplık, siyasi ve milli bir dava           değil bizim için. Etnik  köken ve Arap kültürü ile eş anlamlı o kadar.  Biz bu             kimliğimizle varız. Yoksa bizi Eti Türk’ü sayıp asimile etmenin alemi yok.’’
Bu yorumu bölgedeki birçok Nusayriden duymak olasıdır. Eğitimin  Nusayrileri tam olarak Türkleştiremediği söylenebilirse de oldukça başarılı olduğu aşikardır. Diğer yandan Nusayrilerin kendi kimliklerinin ve Türkleştirme politkalarının farkında oluşu  ve kültürlerini kaybetme korkusu  ilginç bir paradoksa işaret etmektedir. Bir yandan kültürünü koruma  duygusu artareken diğer yandan  bunun için çok mu geç olduğu fikri  zihinlerin karışmasını sağlayan bir durumdur.
Eti Türk’ü meselesinin devlet için dönemsel olarak büyük anlamlar taşımakla beraber bugün için bir şey ifade etmediği ve bu politikanın pratikte önemli sonuçlar doğurmadığı bilinmektedir. Ancak, eğitimin Nusayriler üzerinde ne kadar başarılı olduğunu görmek için  yine Kineşçi’nin çalışmasına bakmak yeterlidir*. Mülakat yapılan 92 kişiden eğitim seviyesi en düşük olan Nusayriler lise eğitimi görmüş insanlardır[xcix]. Bu durum devletin ‘etnik’ aidiyetleri yerine dini aidiyetlerini öne çıkaran Nusayrileri kendisine bağlayıp onlara  istediği aidiyeti aşılama fırsatını yeterince verdiğini göstermektedir ve devlet bunda oldukça başarılıdır. 
Son olarak, laiklik meselesine bakılacak olursa  bunun da Nusayriler arasında yukarıda bahsettiğim sebepler nedeniyle epey ses getirdiği açıktır. Örneğin; önemli bir Nusayri şeyhi olan Mahmut Reyhani’nin yazılarına bakılacak olursa bu politikalardan övgüyle söz edilip sağladığı yararlara değinildiği görülecektir.  Öncelikle Atatürk’ün  kişiliğini göklere çıkaran bu anlayış  sonrasında Hilafet’in kaldırılmasını, ezanın Türkçe okunmasını, ve diğer devrimleri güçlü bir şekilde destekleyen ifadeler kullanmaktadır. Sağladığı yararlar içinse Nusayrilerin  bu rejim altında diğerleriyle insani düzeye geldiğine,  başkalarıyla aynı haklara sahip olduklarına  ve ezilmişlikten kurtulduklarına  değinmektedir. Eskiden devlet dairelerinde çalışmanın Aleviler (Nusayriler) için mümkün olmadığını söyleyen Reyhani aslında bu ‘eşitlik’ anlayışının Türkleşmeye de katkılarından motifler sunmaktadır[c]. Peki, gerçekten de Nusayriler Reyhani’nin iddia ettiği gibi Sünni Türk vatandaşlarıyla aynı konuma gelebilmişler midir? Yani Sünni Türklerin elde ettiği prestijli ünvanları  ve çalıştığı makamlara, özellikle devlet kurumları konusunda,  Nusayriler yükselebilmişler midir?
Sonuç Yerine
Nusayrilerin  yukarıda kısaca tartışılan tarihleri iki kere yabancı olmuş ve ikisinde de devlete bağlı ve sadık bir cemaatin hikayesidir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde önce devlet tarafından bile Müslüman olarak görülmeyen fakat hukuki düzenlemeler söz konusu olduğunda  Müslüman sayılan ve vergi veren ancak askere gitmemek için isyan eden  Nusayriler özellikle II.Abdülhamid’in politikalarıyla devlete bağlanmışlardır. Fakat Sünni halkın algısının değişmediğini ve özellikle bu grubun Sünni taifesine  katılmasıyla elindeki ucuz işgücünü kaybedecek ağalar İslamlaştırmak- ki bu Nusayrilerin toplumun en alt tabakadaki halk oluşunun sona erişi demektir- politikasına karşı çıkmışlardır. Her şeye rağmen, devlet Nusayrileri Müslüman olarak tanımış  karşılığında da bağlılık ve sadakat  almıştır.
Cumhuriyet dönemine bakıldığında ise özellikle 1930 ve 1940’larda  Türkiye Cumhuriyeti devletinin Nusayrilere iyi davranmaya dikkat ettiği söylenebilir. Nusayrilerin sosyal durumlarının Cumhuriyetle beraber düzelmesi, eşit vatandaş olmuş olma duygusu ve kendisini  Müslüman kabul etmeyen  halka karşı devletin  bir koruma sağladığı düşüncesi  onları Kemalizme eklemleyen bağlardır. Her şeye rağmen devlet her Nusayri’yi vatandaş olarak kabul etmemiştir. Her Nusayri’de Türkiye’de yaşamayı seçmemiştir. Eğer Sancak’ın kaybedilmesi Suriye’deki Arap milliyetçiliğinin en büyük dinamiklerinden biri olmuşsa, Sancak’ın Türkiye’ye katılışı da Nusayri kimliğinin güçlenemeyip Türklüğe eklemlenmesinde en önemli tarihi sebeptir.
Bugün ise Nusayrilerin bir paradoksla karşı karşıya olduğu açıktır. Bir yandan gelecek nesillere Nusayri kimliğini aktarmaya çalışıp kimliğini Türklüğe karşı korumak diğer yandan  bunun çok mu geç olduğu düşüncesi onları önemli bir sorunla karşı karşıya bırakmaktadır. İlginç bir veri daha verilecek olursa kültürel kimlik ve canlanma konusunda İstanbul ve Ankara’daki diasporalar daha istekliyken, çok önemli bir Nusayri nüfusunun yaşadığı Antakya’da  insanların  çocuklarına özellikle okulda zorluk çekmemesi için Türkçe öğrenmeyi teşvik ettikleri görülmektedir. Anlaşılan bu paradoks Nusayri kimliği lehine gelişmemektedir. Çok da uzak olmayan bir gelecekte bu tümüyle ‘Türkleşmek’ten başka bir şey ifade etmeyecektir.


[1] İnan Keser, Nusayrilik Arap Aleviliği, 6. Baskı (Adana: Karahan Kitabevi,2008), 6.


[i] Türk Tarihçilik anlayışının iki önemli ve zihin açıcı eleştirisi için bkz.  G. Çetinsaya, “Abdülhamid’i Anlamak”: 19. Yüzyıl Tarihçiliğine Bir Bakış’’,   Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek, ed. T. Bora, S. Sökmen, K. Şahin( İstanbul: Metis Yayınları, 1998), 137-46.
O. Özel, ‘Bir Tarih Okuma ve Yazma Pratiği Olarak Türkiye’de Osmanlı Tarihçiliği’, Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek, ed. T. Bora, S. Sökmen, K. Şahin (İstanbul:Metis Yayınları, 1998), 147-160.
[ii] Sünni Hanefi bakış açısıyla yazılan ve  Nusayriliğin Şia’nın  gulat bir inanç topluluğu  olarak gören yayınlar için bkz.  E.Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, (İstanbul: Selçuk Yayınları, 1990), 143-156.
A. Turan, Les Nusayris de Turquie dans la Region  d’Hatay, (Paris: Yayınlanmamış doktora tezi, 1973)
M. Abdulkerim eş-Şehristani, İslam Mezhepleri, çev. Mustafa Öz, (İstanbul:Ensar Neşriyat,2005), 189-190.
N. Çağatay ve İ.A. Çubukçu, İslam Mezhepleri Tarihi, 2.Baskı,(Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi,1985),  67-75.
[iii] Arap Alevi Şeyhlerinin görüşleri için bkz.  M. Reyhani, Gölgesiz Işıklar I-II-III, (İstanbul: Can Yayınları, 1997)
Ş. Serin ‘Allah ve Ehlibeyt’in Tanıtımı Aleviler, Nusayriler ve Şiiler Kimlerdir?,(Adana: Koza Yayınları, 1995)
Arap Alevi Şeyhlerle yapılan görüşmeler için bkz.  Ö. Uluçay, Arap Aleviliği Nusayrilik, (Adana: Hakan Ofset, 1996)

[iv] S. Prochazka& G. Prochazka-Eisl, ‘The Plain of  Saints and Prophets: The Nusayri – Alawi Community of Cilicia and its Sacred Places’,(Wiesbaden: Otto Harrassowitz, 2010), 58-59.

[v] Y. Talhamy, ‘The Nusayri Leader Isma‘il Khayr Bey and the Ottomans (1854-1858)’, Middle Eastern Studies, Vol.44,No.6(2008): 895.
Bu fetva aslında Şiilere yönelmiş olmakla beraber Nusayriler de Şii mezhebin batıni bir kolu addedilmeleriyle durumdan nasibini almışlardır. Bir diğer nokta da bunun Nusayrilerin karşılaşmak zorunda kaldıkları ilk fetva olmayışıdır. Daha önce İbn Teymiyye’nin  fetvaları Nusayrileri ‘kafir,  Peygambere ve ailesine inanan fakat Allah’a inanmayan ve İslam’ın beş şartını yerine getirmeyen’   bir heretik grup olarak nitelemekte ve dolayısıyla onlara karşı mücadeleyi de meşrulaştırmaktaydı.
[vi] R. Mantran & J. Sauvaget, ‘Reglements Fiscaux Ottomans’, (Paris: Institut Français de Damas, 1951), 76.
[vii] K. Karpat, ‘The Ottoman Ethnic and Confessional Legacy  in the Middle East’, içinde Ethnicity,Pluralism and the State in the Middle East, eds. M. Esman and  I. Rabinovich,(New York: Cornell University Press,1988), 736.
[viii] Talhamy, ‘The Nusayri Leader’, 896.
[ix] Ibid.
[x] M. Ali Paşa ile Bab-ı Âli ilişkilerinin  ayrıntılı ve dikkate değer bir analizi için  bkz. K. Fahmy, Paşanın Adamları Kavalılı Mehmed Ali Paşa, Ordu ve Modern Mısır, (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010)
[xi] M. Emin Galib et-Tavîl, ‘Arap Alevilerinin Tarihi Nusayriler’, (İstanbul: Çiviyazıları, 2000), 283-84.
[xii] A. S. Bilgili, S. Tozlu ve U. Akbulut, ‘Osmanlı Arşiv Belgelerindee Nusayriler ve Nusayrilik (1745-1920), (Ankara:Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi, 2010), 37.
[xiii] Ibid., 9-30.
[xiv] Y. Talhamy, ‘Conscription Among the Nusayris(‘Alawis) in the Nineteenth Century’,  British Journal of Middle Eastern Studies, Vol. 38, No.1 (April 2011), 29-33.
[xv] Talhamy, ‘The Nusayri Leader’,  897-98.
[xvi] Osmanlı arşiv belgelerinin  her ne kadar bir  politik  görüş yansıtmadığı savunulabilirse de  aslında  bu belgeleri hazırlayanların da  dünya görüşü olduğu aşikardır  ve bu da Osmanlı resmi ideolojisidir.
[xvii] C. Aslan, ‘Fellahlar’ın Sosyolojisi’,(Adana: Karahan Kitabevi, 2005), 27-37.
[xviii] Talhamy, ‘Conscription Among the Nusayris’, 34.
[xix] A. S. Bilgili, S. Tozlu ve  U. Akbulut, ‘Osmanlı Arşiv Belgelerinde Nusayriler’, 59, 62-67 ve 103.
[xx] Ibid., 39.
[xxi] K. Fahmy, Paşanın Adamları Kavalılı Mehmed Ali Paşa, Ordu ve Modern Mısır, (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010),  97-107.
[xxii] Selçuk Akşin Somel  Nusayrilerin  devlet memurluğuna ve  askere alınmadığını iddia etse de   Yvette Talhamy’nin ve Ali Sinan Bilgili’nin arşiv çalışmaları, Somel’in özellikle askerlik konusunda  yanıldığını göstermektedir. Bkz. S. Akşin Somel, ‘Osmanlı’da Eğitimin Modernleşmesi  1839-1908’,(İstanbul:İletişim Yayınları, 2010),  276.
[xxiii] K. Karpat, ‘Etnik Yapılanma ve Göçler’, (İstanbul: Timaş Yayınları, 2010),109.
[xxiv] S. Deringil, ‘İktidarın Sembolleri ve İdeoloji II.Abdülhamid Dönemi (1876-1909)’, 3. Baskı,(İstanbul:Yapı Kredi Yayınları, 2007),  71.
[xxv] A. S. Bilgili, S. Tozlu ve  U. Akbulut, ‘Osmanlı Arşiv Belgelerinde Nusayriler’, 90-372.
[xxvi] S. Akşin Somel, ‘Osmanlı’da Eğitimin Modernleşmesi’, 273-276.
[xxvii] S. Deringil, ‘İktidarın Sembolleri ve İdeoloji’, 71.
[xxviii] A. S. Bilgili, S. Tozlu ve  U. Akbulut, ‘Osmanlı Arşiv Belgelerinde Nusayriler’,  69-75.
[xxix] Ibid., 104-105.
[xxx] Ibid., 171.
[xxxi] Ibid.
[xxxii] S. Deringil, ‘İktidarın Sembolleri ve İdeoloji’, 114.
[xxxiii] A. S. Bilgili, S. Tozlu ve  U. Akbulut, ‘Osmanlı Arşiv Belgelerinde Nusayriler’,  221,224 ve 330-339.
[xxxiv] S. Deringil, ‘İktidarın Sembolleri ve İdeoloji’, 133.
[xxxv] A. Z. Gökpınar, ‘ Tanzimat ve II.Abdülhamid Dönemi Eğitim Yapılanması: Niceliksel Bir Karşılaştırma’, (İstanbul: Yayınlanmamış çalışma, 2010), 3.
Abdülhamid’in eğitim politikası için bkz. B. Fortna, ‘Imperial Classroom Islam, Education and the State in the Late Ottoman Empire’, (Oxford: Oxford University Press, 2002) 
N. Sakaoğlu, ‘Osmanlıdan Günümüze Eğitim Tarihi’,(İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003)
İstatistikler için  bkz. M.Ö. Alkan, ‘Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Modernleşme Sürecinde Eğitim İstatistikleri 1839-1924’, (Ankara: Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yayınları, 2000)
[xxxvi] A. S. Bilgili, S. Tozlu ve  U. Akbulut, ‘Osmanlı Arşiv Belgelerinde Nusayriler’,  108-141,157-162,180-220.
[xxxvii] Y. Talhamy, ‘American Protestant Missionary Activity among the Nusayris (Alawis) in Syria in the Nineteenth Century’,  Middle Eastern Studies, Vol. 47. No.2(March 2011): 219.
[xxxviii] Ibid.,220-222.
[xxxix] Ibid., 222.
[xl] Örneğin, Nusayri çocuklarını kurmuş olduğu misyoner okuluna alıp bunlardan iki kızı Amerika’ya götüren Dr. Metheny’nin lisanssız  okulunun  kapatılması ve kızların Amerika’dan getirilip  ailelerine teslim edilmesi için neredeyse   1 yıl boyunca İstanbul’daki ve Amerika’da  yetkililerle görüşmeler yapılmıştır. Okulun kapatılması konusunda ise  başarısız olunmuştur. Ali S. Bilgili’nin aşağıdaki makalesi  bu olayla ilgili belgeleri  Türkçe transkripsiyon olarak verip orijinal belge niteliğinde olduğundan değerlidir. Bkz. Ali S. Bilgili, ‘Osmanlı Arşiv Belgelerinde  Adana, Tarsus ve  Mersin Bölgesi Nusayrileri (19-20. Yüzyıl)’,  Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli  Araştırma Dergisi, 54 (2010):61-72.
[xli] M. Gross, ‘Ottoman Rule in the Province of  Damascus 1860-1909’ , (Washington, Bell&Howell Company, 1993), 362.
[xlii] A. S. Bilgili, S. Tozlu ve  U. Akbulut, ‘Osmanlı Arşiv Belgelerinde Nusayriler’,  329.
[xliii] Ibid.,338.
[xliv] Ibid., 96.
[xlv] Ibid., 363,370-371.
[xlvi] Ibid.,385-386.
[xlvii] et-Tavil, ‘Arap Alevilerinin Tarihi’, 290.
[xlviii] Ibid.,290-294.
[xlix]N. A. Konuralp, ‘Hatay: Kurtuluş ve Kurtarılış Mücadelesi Tarihi’, (İskenderun:Hatay Postası Basımevi, 1970), 6.
[l] Ibid., 295-326.
[li] et-Tavîl, 289.
[lii] P. Khoury,’Syria and the French Mandate The Politics of Arab Nationalism 1920-1945’, (London:I.B. Tauris,1987), 496.
* Alevi kelimesinin Nusayriler için kullanımının bu dönemde arttığını, Türk hükümetinin bunu teşvik ettiğini söylemek gerekir. Osmanlı İmparatorluğu 1920’de bile ‘Nusayri’ kavramını kullanırken  Türk hükümetinin Alevi sözünü kullanması çok şey ifade etmektedir. Karşılaştırma için bkz. A. S. Bilgili, S. Tozlu ve  U. Akbulut, ‘Osmanlı Arşiv Belgelerinde Nusayriler’,  N. A. Konuralp, ‘Hatay: Kurtuluş ve Kurtarılış Mücadelesi Tarihi’, (İskenderun:Hatay Postası Basımevi, 1970) ve  A. Melek, ‘Hatay  Nasıl Kurtuldu’, (İstanbul:Cumhuriyet Gazetesi Yayınları, 1999).
[liii] R. Satloff, ‘Prelude to Conflict: Communal Interdependence in the Sanjak of Alexandretta 1920-1936’,  Middle Eastern Studies, Vol.22, No.2(1986):158.
[liv] Ibid., 159.
[lv] P. Khoury, ‘Syria and the French Mandate’, 504.
[lvi] 1930’larda ortaya çıkan kimlik problemleri ve sosyo-ekonomik  sıkıntıları  analiz eden iki önemli  çalışma  için bkz. K. Karpat, ‘Modern Turkey’, içinde  The Cambridge History of Islam Volume I,(London:Oxford University Press,  1970), 527-565.
E. Aydın, ‘Peculiarities of  Turkish Revolutionary Ideology in the 1930s: The Ulku Version of Kemalism,1933-1936’,  Middle Eastern Studies, Vol.40, Iss.5(2004), 55-82.
[lvii] M. Fırat, ‘Fransa ile İlişkiler’, Türk Dış Politikası,ed.Baskın Oran, (İstanbul: İletişim Yayınları,2002), 281.
[lviii] T. Sökmen, ‘Hatay’ın Kurtuluşu için Harcanan Çabalar’, (Ankara: Türkiye Tarih Kurumu, 1978).
[lix] M. Fırat, ‘Fransa ile İlişkiler’, 285-86.
[lx] P. Khoury, ‘Syria and the French Mandate’, 496.
[lxi] R. Satloff, ‘Prelude to Conflict: Communal Interdependence in the Sanjak of Alexandretta 1920-1936’,  Middle Eastern Studies, Vol.22, No.2(1986):159.
[lxii] Ibid.
[lxiii] S. Çağaptay, ‘Türkiye’de İslam, laiklik ve milliyetçilik Türk kimdir?’, (İstanbul:Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008), 192. Ayrıca bkz. M. Tekin,  ‘Hatay Tarihi’, (Antakya: Hatay Kültür Turizm ve Sanat Vakfı Yayınları, 1993),  209-228.
[lxiv] A. Melek, ‘Hatay  Nasıl Kurtuldu’, (İstanbul:Cumhuriyet Gazetesi Yayınları, 1999), 27.
[lxv] M. Tekin,  ‘Hatay Tarihi’, (Antakya: Hatay Kültür Turizm ve Sanat Vakfı Yayınları, 1993),  169.
[lxvi] K. Watenpaugh, ‘Creating Phantoms:Zaki Al Arsuzi, the Alexandretta Crisis, and the Formation of Modern Arab Nationalism in Syria’, International Journal of Middle East Studies 28 (1996):369.
[lxvii] et-Tavil, ‘Arap Alevilerinin Tarihi’, 290.
[lxviii] M. Reyhani, ‘Gölgesiz Işıklar II’, (İstanbul:Can Yayınları,1997), 125.
[lxix] Ibid.
[lxx] S. Çağaptay, ‘Türk kimdir?’,  192.
[lxxi] Osmanlı’dan günümüze ‘entellektüel’ olanla ‘devlet’ arasındaki ilişkiyi sol bir perspektiften açıklayan dikkate değer bir çalışma için bkz.   Ş. Argın, ‘Türk Aydınının Devlet Aşkı ve Aşkın Devlet Anlayışı’, içinde  Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, 9.Cilt Dönemler-Zihniyetler’, ed. Ö. Laçiner (İstanbul: İletişim Yayınları,2009), 84-111.
[lxxii] M.Bayrak, ‘Ortaçağdan Modern Çağ’a Alevilik’, (Ankara:Özge Yayınları, 2004),377.
[lxxiii] Baha Said, ‘Türkiye’de Alevi-Bektaşi, Ahi ve Nusayri Zümreleri ‘  haz. İ. Görkem(İstanbul:Kitabevi Yayınları, 2006), 25-37.
[lxxiv] Ibid.
[lxxv] S. Yerasimos, ‘Milliyetler ve Sınırlar: Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’, çev. Ş. Tekeli, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2000), 194.
[lxxvi]S. Aydın, ‘Cumhuriyet’in İdeolojik Şekillenmesinde Antropolojinin Rolü: Irkçı Paradigmanın Yükselişi ve Düşüşü’, içinde   Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce 2. Cilt Kemalizm, ed. A.İnsel(İstanbul:İletişim Yayınları, 2009),  344-368.
[lxxvii] Ibid., 359.
[lxxviii] H. R. Tankut, ‘Nusayrilik ve Nusayrilik Hakkında’, (Ankara:Ulus Basımevi, 1938), 11.
[lxxix] Ibid.,11-12
[lxxx] Son dönemde yapılan çalışmalar ve Nusayri şeyhlerinin yazdıkları metinler  Nusayrilerin kendilerini  tanımlamak için farklı kavramlar kullanmakla beraber genel kanaatinin ‘Alevi’ kavramanı kullanmaktan yana olduğunu söylemek gerekir. Nusayri cemaatinin  içinde de böye bir tartışma sürmekte olup Nusayri şeyhleri Alevi kavramı üzerinde durmaktadırlar.
 Ayrıntılı bilgi için bkz. İnan Keser, Nusayrilik Arap Aleviliği, 6. Baskı (Adana: Karahan Kitabevi,2008) ,  F. Doğruel, ‘İnsaniyetleri Benzer’, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009)
[lxxxi] S. Çağaptay, ‘Türk Kimdir ?’, 187.
[lxxxii] T. Sökmen, ‘Hatay’ın Kurtuluşu için Harcanan Çabalar’,(Ankara: Türkiye Tarih Kurumu, 1978),  97-98.
[lxxxiii] M. Fırat, ‘Fransa ile İlişkiler’, 280.
[lxxxiv] A.Dilaçar, ‘Alpin Irk, Türk Etnisi, ve Hatay Halkı’, (Ankara: CHP Konferanslar Serisi No:19, yayın tarih belirsiz), 6-7.
[lxxxv] C. Alagöz, ‘Coğrafya Gözüyle Hatay’,  DTCF Dergisi,  Yıl 2, Cilt 2, Sayı 2 (Şubat 1944) : 203-216.
[lxxxvi] F. Üstel, ‘Makbul Vatandaş’ın Peşinde II.Meşrutiyetten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi’,(İstanbul: İletişim Yayınları, 2009), 128.
[lxxxvii] Ibid.
[lxxxviii] E. Kineşçi, ‘Nusayri Kimliğinin Oluşumunda Siyasal Katılım, Tercihlerin Etkisi ve Partilerin Rolü’,(Yüksek Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi, 2010), 73.
[lxxxix] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi(BCA)  30.18.1.2 /88.77.16,  30.18.1.2/84.68.11 ve 30.18.1.2/73.29.1
[xc] N. Yeşilkaya, ‘Halkevleri: İdeoloji ve Mimarlık’, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2003), 61-66.
[xci] V. Payaslı, ‘Halkevlerinin Hatay’daki Faaliyetleri ve Hatay’ın Türkiye’ye Katılım Süreci Üzerindeki  Rolü Üzerine Bir Değerlendirme  1937-1939’,  History Studies, Vol.3(2011):217-220.
[xcii] Ibid.,226.
[xciii] V. Payaslı, ‘Halkevlerinin Hatay’daki Faaliyetleri’, 217-220.
[xciv] A. Melek, ‘Hatay  Nasıl Kurtuldu’, 40.
[xcv] P. Khoury, ‘Syria and the French Mandate’, 503.
[xcvi] E. Aksoy,’Nusayrilerin Sosyal Yapıları ve Cumhuriyet’, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Vol. 54 (2010): 210.
*İlginç bir nokta Halifeliğin kaldırılması ve laiklik uygulamaları  Nusayriler için pozitifken, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşu olumsuz bir anlam taşımaktadır. Bugün halen  Diyanet İşleri Başkanlığı’nın  ‘Sünnileştirme’ politikasından şikayetçi olan Nusayriler, bu yapılanmayı kuran Kemalist rejimin kendileri için  bir koruma kalkanı olduğuna inanmaktadırlar. Ayrıntılı bilgi için bkz.  T. Özbek, ‘Nusayri Etnik Kimliği’nin Simgesel Oluşumu’, (Yüksek Lisans Tezi: Mustafa Kemal Üniversitesi, 2009)
[xcvii] S. Çağaptay, ‘Türk Kimdir’, 108-113.
[xcviii] E. Kineşçi, ‘Nusayri Kimliğinin Oluşumunda Siyasi Katılım’,  72.
[xcix] Ibid., 147-151.
* Kineşçi  Türkleştime politikalarına kısaca değinirken nedense kendi  elde ettiği bu verilerden yararlanmamıştır.
[c] M. Reyhani, ‘Gölgesiz Işıklar II’, 117-132.