Müze, Tarih ve Bir Arada Yaşamak

Uzun zamandır yazmak istediğim bir yazı bu. Eylül 2012’de o müzeyi ilk gördüğüm gün “mutlaka ziyaret etmeliyim” demiş, ama hayatın akışına ayak uydurup gidememiştim.  Mayıs yağmurunun şehri serinlettiği bir öğlen hafiften yola koyuldum. Watertown’a gidiyorum, hani  geçtiğimiz ay Dzhokhar Tsarnaev’in saklanmaya çalıştığı Cambridge ve Boston’a komşu küçük şehir…

Watertown Amerika’daki Ermeni diasporasının merkezlerinden birisi. İlk bakışta Ermeni market ve restoranlar göze çarpıyor ama dikkatli bir göz diasporanın tıptan ayakkabıcılığa kadar geniş bir yelpazede kentte mesken tuttuğunu görüyor.

Yol uzun ama hava güzel. Önce dört kilometre kadar yürüyüp şehrin yeşilliklerini seyrettim, temiz nefes aldım ve kuşların mutlu şarkılarını keyifle dinledim. Yavaş yavaş kararan bulutlar otobüse binmeyi zaruri hale getirdi. Yollar tanıdık ama içimde tatlı bir heyecan var. Sanki uzun zamandır görmediğim ama çoktandır görmek istediğim tanıdıklarla buluşacağım.
Amerika Ermeni Kütüphanesi ve Müzesi
Uzaktan bakınca bina biraz kasvetli görünüyor, dört katlı, kahverengi ve siyah tonlarıyla bezenmiş. Üzerine bir yas çökmüş sanki, yıllar yası iyice içkinleştirmiş. İçeri girer girmez sıcak bir ortam sizi karşılıyor dış yapının aksine. Kapıda güler yüzlü bir hanımefendi buyur ediyor beni, istersem rehber eşliğinde gezebileceğimi söylüyor. Hayatımda ilk defa bir müzeyi rehber eşliğinde gezmeye karar veriyorum. Sebebi ise kafamda birçok sorunun olması ve özellikle bir şeyler arıyor olmam. Aradığım şey bir arada yaşama tecrübesi  (ve yokluğu).
1971’de kurulan müze, çağlar boyunca Ermenilerin üretmiş olduğu çeşitli kültürel eserlere ev sahipliği yapıyor.  Koleksiyonlar arasında Urartulara ait tarihi materyallerden tutun da ilk ve orta çağlarda Ermenilerin üretmiş oldukları madeni paralar ve son bir kaç yüzyıla ait 3000’den fazla tekstil ürünü ve yüzlerce el dokuması kilim bulunuyor. Geçtiğimiz yüzyıl ise malum soykırım ve tehcir anılarıyla dolu. Müze coğrafi anlamda da olabildiğine zengin.  Yalnız müzeyi bir gezme objesi haline getirmek yanlış bir yaklaşım olur zira müze ‘yaşayan bir müze’ olarak dizayn edilmiş. Sadece bir cemaatin tarihini ve belleğini hatırlatmakla kalmıyor aynı zamanda geleceği de inşa etmeye çalışıyor.
Lobide rehberimi beklerken dikkatimi sol taraftaki kitaplar çekiyor. Girişte hemen sol tarafınızda Ermeni kültüründen bir bukle sunuluyor ve meşhur Ermeni yazarların kitapları yer alıyor. Ermenice bilmediğim için Ermenice kitapların başlıklarını okumam mümkün değil ama İngilizce kitapların ikiye ayrıldığını söylemek mümkün. Bir yanda Dikran Kouyoumdjian gibi ünlü Ermeni büyüklerine ait romanlar ve kısa hikâyeler varken diğer yandan Ermeni Soykırımı ve tehciri anlatan İngilizce kitaplar var.
Ben kitapları incelerken rehberim  Gary Lind-Sinanian geliyor. Bu benim için ayrı bir mutluluk kaynağı zira kendisi müzenin kurucularından ve kuruluşundan itibaren de müzenin küratörü. Müzeyle arasında bir yaşamsal bağ var zira hem kendisi hem el dokuması kilimi bir yaşam biçimine dönüştüren eşi son kırk beş yıllarını burada geçirmişler.
Müzeyi gezmeye başlıyoruz. Giriş katın hemen girişinde Ermenilerin Hıristiyanlığı kabul edişleri ve ilk kiliselerini sembol eden bir kaç sanat eseri var. Ermenilerin Hıristiyanlığı M.S. 301’de Aziz Gregor önderliğinde kabul eden ilk millet olması müzede önemle vurgulanıyor. Fakat Ermeni kiliselerinin değişen mimarisi dikkate değer. Manoog Boyadjian’ın  Zvartnots Katedrali’nin temsili modeli sade bir beyaz ile yuvarlak şekiller kullanarak Kilise’nin ihtişamını dile getiriyor. Biraz daha ilerleyip Orta Çağ’a ilerlediğimizde ise parlak turp kırmızısı gotik bir kilise modeli karşımıza çıkıyor. Rehberime Ermeni mimarisinin temel özelliklerini sorduğumda aldığım yanıt Ermenilerin sanat ürünlerinin sadelik ve kullanışlılığı temel aldıklarını anlatıyor. Bu iki model kilise arasındaki temel fark birincisinin Katedral olması ve mimarisinin bu ihtişamı yansıtması iken ikincisinin coğrafi koşullar ve görece daha geç bir tarihte inşa edilmesi olarak açıklıyor.
pic1 (1)
Birden Ermeni Soykırımı köşesine ulaşıyoruz ve kayıpların unutulmadığı ve unutulmayacağı büyük harflerle yazılmış bir yazı okuyorum. Sanırım aradığımı bulmam için biraz daha sabırlı olmam gerekiyor. Rehberime özellikle Osmanlı İmparatorluğu’ndan ve 1915 sonrası Türkiye’sinden gelen eserlerin olup olmadığını soruyorum. Biraz buruk bir şekilde 1915 sonrası Türkiye’sinden çok az materyal geldiğini, gelen materyallerin büyük bir kısmının doğrudan Ermeni ürünü olarak sınıflandırılmasının zor olduğunu söylüyor. Sebebini sorduğumda ise bana Ermenilerin yüzyıllar boyunca Kürtlerle, Araplarla ve Türklerle bir arada yaşadığını ve Ermenilere ait ürünleri belirlemenin zor olduğunu söylüyor. Müzeye bağışlanan eserlerin bir kısmı bu yüzden sergilenemiyor.

Ermeniler tarafından verilen ürünleri belirlemenin yolu ise üzerinde Ermenileri temsil eden sembol ve işaretlere bakmak.  1896 tarihli Kütahya çinisi bir vazo bu tarife kimi zaman gerek olmadığını gösteriyor. Vazo mavinin tonlarıyla güzelim sarı beyaz çiçekleri birleştirmekle kalmamış. Üzerinde açıkça Ermenice yazılar var. Bir diğer örneğe geçiyoruz. Sırmalı el örgüsü kumaşa bugün Ermenistan bayrağının renkleri sarı, lacivert ve kırmızı hakim. Sarının aslan payını aldığı kumaş geleneksel Ermeni kültüründe önemli bir yeri olan el sanatlarının simgelerinden birisi. Gary Lind-Sinanian bu kumaşın Harput’tan geldiğini ve üzerinde 19. Yüzyılın ikinci yarısında Harput’ta kurulan Ermeni tekstil fabrikasının mührünün olduğunu söylüyor. Harput’tan gelen bir başka kumaşa bakıyoruz. Ermeni Kilise’sine yapılan referanslar,  dans eden figürler, geometrik şekiller ve kuşların varlığı Ermeni el sanatlarının yaygın bir motifiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
pic2
Beni belki de en çok çeken yere geldiğimizde ise müze duvarının yaklaşık 2 metrelik kısmını kaplayan  ve insanın içini mutlulukla dolduran yatak örtüsü karşımıza çıkıyor. 1910’da Maraş’ta Miriam Muhktarian tarafından elde işlenen bu yatak örtüsü Henrietta Guzzi’nin ailesine evlilik hediyesi olarak gitmiş. Örgülü tarama tekniğinin saten dikişle birleştirilmesiyle mükemmel bir yatak örtüsü, bir sanat eseri ve hafıza simgesi ortaya çıkmış. Renklerin parlaklığı ve simgeler insanı bir göz sefasına davet ederken küçükken kendi evimizde benzer yatak örtülerinin olduğunun hatırlıyorum. Muhtemelen aradaki en önemli fark dinsel simgeler. Bu ve benzeri yatak örtülerinin işlediği hikayelerin aslında benim, senin, bizim ve bizimkilerin hikayesi olduğunu dinsel simgeler dahi anlamamı engellemiyor.
pic3 (1)
Rehberim beni yalnız bırakıyor ve gezinin geri kalanını tek başıma geziyorum. Müzenin ikinci katı Ermeni Soykırımı’nı simgeleyen bir kolleksiyona ev sahipliği yapıyor. Görece kısıtlı olan bu kolleksiyonun en önemli parçası Ermeni Tehciri sırasında bugün Suriye sınırlarında kalan Der-el-Zor’da öldürülen 6 yaşındaki bir çocuğa ait ceket ve kaçmasını engellemek için bir tasma. Simgesel olarak oldukça anlamlı olan bu eser Ermenilerin yaşadığı acıları gösterirken bird aha benzer acıların yaşanmaması için mücadele etmek gerekliliğini de ortaya koyuyor.

Müzenin geri kalanında özellikle tavsiye etmek istediğim iki bölüm ve bir nadide eser var. İlk bölüm ikinci katta Ermenilerin matbaa ile tanışmaları ve verdikleri yazılı eserlerle müzik eserlerini kapsıyor. Matbaada basılan ilk Ermeni eserler Ermeniler tarafından basılmamış fakat devamında Ermeniler arasında ciddi bir matbaa kültürü oluşmuş. Bu eserlerin incelenmesi sadece Ermeni kültürüne dair bilmediğimiz bir sürü noktayı açıklamamıza yardımcı olmakla beraber hem Ermeniler arasında hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda yazılı düşüncelerin nasıl yayıldığı hakkında bizlere bir fikir verebilir. Beni en çok etkileyen kısım ise müzik aletlerinin olduğu bölüm idi. Kemençe ve Ud’un sadece Ermeni kültürünün değil aslında Kafkaslar ve Anadolu’da  yaşayan halklarımızı kültürel anlamda birbirinden ayırmanıın zorluklarına işaret ettiğini ifade etmeliyim.
pic4
Değinmek istediğim ikinci bölüm ise giriş katında.  Yusuf Karsh’I bilenler bilir. Bana kalırsa Armand ile birlikte en büyük Ermeni fotoğrafçılardan. Vefatından sonra çektiği porter fotoğraflar ailesi tarafından müzeye bağışlanmış. Fotoğrafını çektikleri simalar arasında Churchill, Eleanor Roosevelt, Einstein, Picasso ve Hemingway gibi ünlü isimler yer alıyor. Sanat dünyasından siyasete çektiği porter fotoğraflar bugün halen fotoğrafı sanatını etkilemeye devam ediyor.  Ermeni tehcirinden kaçıp amcası George ile daha onbeşinde Kanada’ya yerleşen Yusuf Karsh’ın fotoğraf felsefesi kalbi ve aklını kameranın lensi olarak kullanmak.  Portrelerinin bu sayede hem akla hem de ruha seslendiği aşikar.
pic5
Yönetim binasına çıkmayanların muhtemelen kaçıracakları bir nadide eser var. Nadide diyorum zira Ermenilerin bugün bu tür mobilyalara sahip olmadığını biliyoruz. Fotoğrafını çekmek mümkün olmasa da hikayesinin son iki yüzyıllık hikayemizi anlattığını düşünüyorum. 1860’larda Kayseri’de Ermeni bir marangoz tarafından kestane agacından yapılma bir dolap bu.  Ermeni bir işadamının kendi ticaret ihtiyaçları için 60 gözlü ve 9 gizli gözlü olarak yaptırdığı bu dolap, 1890’larda Kayseri’de çıkan bir yangın sonrası sahibinin servetini kaybetmesi üzerine satılır. Anlaşılan o ki satın alan İstanbul’da iş yapan bir başka Ermenidir. Fakat tehcir, soykırım ve savaşlar derken dolap İstanbul’da antikaya çıkar. Ta ki 1940’ların başında  Arthur Gregorian’ın satın alması ve Boston’daki ofisine getirmesine kadar. Gregorian bu dolabı pek kullanmadığı ve 1985’te müzeye bağışladığı biliniyor.

Her ne kadar kütüphaneyi ziyaret edemesem de kütüphanecisiyle tanışma fırsatım oldu. Türkiye’den olduğumu öğrenir öğrenmez benle Türkçe konuşmaya başlayan Berj Chekijian. Kendisi Maraşlı ama Maraş’ta hiç yaşamamış. Ailesi 1920’de ABD’ye göç etmiş ama ailecek Maraş Türkçesi konuşmaya devam etmişler. Türkiye’ye sadece bir defa gitmiş fakat Maraş Türkçesini çok iyi kullanabiliyor.  Paylaşacaklarımız var ve muhabbet ediyoruz bir süre. Ne yıllar ne de tarih buna engel değil.
Müze Ermeni diasporasının resmi görüşünü yansıtıyor ve hatta 1915 üzerinden Ermenilerin geleceğini kuruyor olabilir. Kimileri burada sergilenen kültürel ve sanatsal ürünlerin uluslaştırılıdığını iddia edebilir. Fakat mühim olan böylesine ihtilaflı bir konuda dahi bir arada yaşam tecrübesine sahip olduğumuzu görmek. Kimse buradan Osmanlı düzeninden bahsettiğimi düşünmesin. Mühim olan insanlığımızı yeniden gözden geçirmek, yaptığımız yanlışlarla yüzleşip kabul etmek ve mümkünse helalleşmek. Ancak böyle bir durumda geçmişimizden arınabilir ve sağlıklı bir gelecek kurabiliriz.