Mısır’da Mezhep Çatışması ve Yeni Bir Toplumsal Sözleşme

Ocak 2011. Kahire, Tahrir Meydanı. Mübarek karşıtı göstericiler, Tahrir Meydanında güvenlik güçleriyle çatışıyor.  Yaralılarından bir kısmı yakınlardaki Kıpti hastanelerinde tedavi edilirken, Cuma namazından önce kiliseler Müslüman cemaatin abdest alması için kapılarını açıyor. Mübarek karşıtı gösterilerde her türlü ayırt edici sembol reddediliyor,  Mısırlılık kimliği ön plana çıkarılıyordu. Bu durum Mısır’ın yeni toplumsal sözleşmesinin demokratik, eşitlikçi ve adalete dayanan bir temele dayanacağı umutlarını da beraberinde getirmişti. Ne var ki, gerek Mısır medyası, gerekse uluslararası basın, Kıptilere yönelik şiddetin artış gösterdiğini bildirmekte. Son olarak, geçtiğimiz Cumartesi bazı gençlerin (sonradan Müslüman oldukları ortaya çıktı) Kahire’nin kuzeyindeki Khusus kasabasındaki İslam Enstitüsü’nün duvarına  ‘gamalı haç’ benzeri bir grafiti çizmeye çalışması ve durumun kasabadaki Müslümanlar tarafından yanlış anlaşılması nedeniyle ortaya çıkan çatışmada, dört kişi yaşamını yitirdi. Pazar günü ise, daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde, Kahire’nin Abbasiye mahallesinde bulunan St. Mark Katedrali’ne cenazeler kaldırılırken, meçhul kişiler ve güvenlik güçleri tarafından yapılan saldırıda ise üç kişi daha yaşamını yitirdi. Neden?

Imam ve Papaz

Yukarıdaki hikâye esasen Katedral’e ilk defa saldırılması dışında geçmiş mezhep ve etnopolitik şiddet olaylarından pek farklı değil.  Saldırıları gerçekleştirenler ise esasen ‘malum’ aktörler. Malum aktörler diyorum, zira ne zaman böyle bir saldırı gerçekleşse failler meçhul kalıyor. Hikâyeler ise üç aşağı beş yukarı aynı. Genellikle dedikodu (Kıpti ve Müslüman gençler arasındaki aşk hikâyeleri, evlerin kiliselere dönüştürülmesi vb.)  veyahut yanlış anlaşılma üzerinden çok kolay ve hızlı bir şekilde banal mezhep çatışmasının mezhepsel şiddete dönüşmesi söz konusu. Ortadoğu’da belki de en uzun ve son iki yüz yılda en az şiddetli bir arada yaşama tecrübesine sahip Mısır Kıptileriyle Müslümanların mezhepsel çatışması, Mısır ulus devletinin inkâr ettiği siyasi ve dini gerilim, esasen Mısır’ın tarihsel süreçleriyle yaşıttır. Bu gerilimler özellikle 20. yy’ın başında milliyetçilik ve siyasi temsil meseleleri üzerinden kendini göstermiş; fakat Mısırlıların ilahlaştırdığı Sa’ad Zağlul dönemi de dâhil olmak üzere hiçbir iktidar, çözüm iradesi göstermemiştir. Kıpti azınlık ile Müslüman çoğunluk arasında farklı düzeylerde gerçekleşen veyahut süregelen çatışmalar, Mısır’ın modernleşme sürecinde kapsayıcı bir demokratik hamur üretememesinden kaynaklanmaktadır.

Meselenin özüne dokunan hususlar ise Kıptilerin teoride ve pratikte eşit vatandaşlar olarak kabul edilmemeleri, Osmanlı’daki millet sisteminin görece güncellenmiş bir versiyonunun halen uygulamada olması ve dolayısıyla dini hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, kilise-rejim ilişkileri ve temsiliyet sorunudur. Teorik olarak Mısır Anayasası, Mısırlıların din, ırk, etnisite gözetmeksizin eşit olduğunu söylemektedir. Ancak aynı Anayasa’nın ikinci maddesi, 1970’lerde kanun kaynağı olarak Şeriat’ı göstermiş ve Mısır’ın Müslüman bir ülke olduğunu anayasal kayıt altına almıştır. Bu prensibin pratikte ne kadar uygulamada olduğu veyahut uygulanabilirliği epey tartışmalı. Fakat kesin olan bir şey var, o da şu; Müslüman (ve hatta Sünni Müslüman) olmayanların Mısır’ın kurucu unsurları arasında yer almamaları. Bugün eşitlikçi, çoğulcu ve adalet temeline dayanan bir vatandaşlık tanımının henüz söz konusu olmadığını ve muhtemelen yakın zamanda da dolaşıma girmeyeceğini söylemek gerek. Bunun sebebi ise sadece Mısır devletinin kendisini İslami bir temele dayandırması değil. Belki de aşılması en önemli sorunlardan bir tanesi gayrimüslimlerin bireysel haklarını düzenleyen ve Kıpti Kilisesi’ne kendi toplumu üzerinde önemli hükümranlık hakları veren Osmanlı mirası millet sistemidir.

Bu sistemin pratiğe yansıması ise dini hak ve özgürlükler alanında ortaya çıkmaktadır. 1930’larda Mısır Parlamentosunca kabul edilen bir yasayla kilise inşası devletin iznine bağlanmış ve kilise inşasını imkânsız değilse de, çok zor hale getiren bir ön prensip uygulamaya konulmuştur. Kilise inşa etmenin zorlukları nedeniyle ve Mübarek rejiminin de göz yummasıyla, Kıptilerin ihtiyaç duyulan bölgelerde evlerini kiliseye dönüştürmesi yaygın bir pratik. Müslümanların ise ev kiliselerine karşı ciddi anlamda husumet besledikleri ve bunu provokasyon olarak algıladıkları çeşitli vakalarda ortaya çıktı. Dolayısıyla devletin taraf olduğu ve ne hukuk ne de adalet sağlayamadığı benzeri durumlarda, sorunlara genellikle şiddet aracılığıyla geçici çözümler bulunmakta. Bu çözümlerin ise daha büyük sorunlar olarak nüksettiği ve iki cemaati birbirinden daha da uzaklaştırdığını söylemek mümkün.

Bir diğer sorun ise kimlik sorunu. Meselenin anlaşılmasını kolaylaştırması açısından Alevilerle bir analoji yapmak mümkün. Kıptiler günlük hayatta tıpkı Aleviler gibi isimleri, doğum yerleri veyahut haçları ortaya çıkana kadar ayrımcılığa uğramıyorlar. Ancak kimliklerin ortaya çıkışı beraberinde hayatın her alanında ayrımcılığı getiriyor. Devlet dairesine gittiğinizde adınızın Girgis (Türkçe Jirjis) olduğunu söylediğinizde işinizin gerçekleşmemesi veyahut gecikmesi söz konusu. Keza herhangi bir devlet kurumunda bir Müslümanın bir Hıristiyan’a oranla iş bulması, sırf kimlik meseleleri yüzünden çok daha kolay.  Devletin resmi ayrımcılık politikası, Müslüman vatandaşlar arasında mezhepçiliği yaymanın önemli bir aracı. İşlevsel bir analiz, esasen mezhepçiliğin otoriter rejimlerin hem Müslüman hem de Kıptilerle farklı çıkarları müzakere edip rejimin sürekliliğini sağlamak ve bu grupların rejimi tehdit edecek bir birliktelik oluşturmasını engellemeye çalıştığını göstermektedir. Mübarek rejiminin seçici bir şekilde ve uygun dozda kullandığı (şiddete yol açmayacak şekilde) bu politikanın İslamcı grupların ve Kilise’nin yardımıyla uygulandığını da belirtmek gerek.

Nasır iktidarı döneminde tohumları serpilen güçlü Kilise-otoriter rejim ilişkileri, Sedat dönemi haricinde günümüze kadar süregelmiştir. Son otuz yılda temsil meselesi, kimlik sorunları, kilise inşası ve Kıptilere yönelik siyasi şiddetin çözümlenmesi, iki adamlı ilişki çerçevesi üzerinden yürütülmüştür. Geçtiğimiz sene vefat eden Papa Şenuda’nın iki sene önce devrilen Mübarek’ten daha uzun süredir iktidarda olduğu ve Papa Şenuda’nın, Kıptilerin Mübarek karşıtı gösterilere gitmemesini istemesi, bu ilişkinin ilginç bir göstergesi. Mübarek rejimi, Papa Şenuda’ya kendi cemaati üzerinde otoriter bir tahakküm kurma izni vermişken, karşılığında cemaatin oylarını alıp İslamcılara karşı güvenlik sözü vermiştir. Görece daha az önemli olaylarda ise taraflar geleneksel müzakere yoluna başvurup kanun kurallarını hiçbir zaman uygulamaya sokmamışlardır. Birçok Kıpti’nin ölümüne veya yaşadığı muhitten zorla göç ettirilmesine neden olan olayların, Papa Şenuda ve Mübarek rejimi temsilcileri arasında müzakere edilip kapatıldığı bilinen bir gerçek. Bu durum, can yakıcı sorunların üstünü örtmek ve gerekli siyasi adımların atılmasını geciktirmekten öteye gitmemiştir.

2005’ten bu yana ise Kıpti cemaatinin, Papa Şenuda’yı ve Mübarek rejimini eleştirmekten ve gerektiğinde sokağa inmekten çekinmediğini söylemek gerek. Neoliberal politikaların alt ve orta sınıfları daha da yoksullaştırması ve Vahabilik’in özellikle Yukarı Mısır’da etkisini arttırması, siyasi ve mezhepçi şiddetle sonuçlanmıştır. Mısır Bireysel Haklar Örgütü, sadece 2008 ile 2010 arasında 40’tan fazla mezhepsel şiddet olayı yaşandığını bildirmekte. 2010’dan bu yana ise özellikle güvenlik güçlerinin paralize olması veya polisin Kıptilere direkt saldırısı sonucu bu sayının daha da arttığını söylemek mümkün. Artışta etkili olan iki faktöre dikkat etmek gerekiyor. Birincisi, Mısır’da siyasi süreçlerin tıkanmış olup ülkenin güvensizlik ortamına sürüklenmesi. Bunda Mısır Cumhurbaşkanı Mursi’nin ve Müslüman Kardeşleri temsil eden Adalet ve Özgürlük Partisi’nin otoriter iktidar ihtirasının payı önemli. İktidarın ülkeye nefes aldıracak adımlar atamaması, ülkeyi kaosa sürüklerken, muhalefet partilerinin tutarlı bir siyasi programdan yoksun olmaları ve Müslüman Kardeşler’in attığı her adımın altını oymaya çalışmaları, ülkeyi olası bir iç çatışmanın eşiğine getirmekte.  Böyle bir ortamda ise gündelik hayattaki banal mezhepçiliğin şiddete dayalı bir politika haline gelmesi, neredeyse kaçınılmaz.

İkinci faktör ise Kefaya (Yeter) ve bir takım emek hareketlerini örnek alan Kıpti sosyal hareketlerinin kurulmuş olması ve Kilise’nin yeni bir lideri olması. Geçen sene devlet eliyle gerçekleştirilen Maspiro Katliamı dolayısıyla Maspiro Gençlik Hareketi’nin ve Kıpti Gençler Hareketi’nin Kıptilerin yaşadığı her bölgede şubeler açması ve gerektiğinde silahlanması, Müslümanlar tarafından bir provokasyon olarak algılanıyor ve tehdit olarak görülüyor. Pazar günü yaşanan olaylardan sonra Kıpti grupların, Twitter üzerinden milis oluşturabileceklerini açıklamaları ise durumu vahimleştirmekten ve bir şiddet sarmalına sürüklemekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu noktada göreve yeni gelen Papa Tawadros’a önemli bir rol düşmekte. Bir yanda Kıpti grupları sakinleştirmesi, diğer yandan da rejimle yeni bir toplumsal sözleşme oluşturulmasında aktif rol alması gerekmekte.  Papa Tawadros, saygı duyulan bir isim olmakla beraber merhum Papa Şenuda’nın karizmasına sahip değil. Fakat kısa süre içerisinde iktidar hevesinde olmadığını ve asıl hedeflerinden birisinin Kıpti cemaatinin hak ve özgürlerini anayasal garanti altına almak ve bu hak ve özgürlüklerin pratiğe dökülmesini istediğini gösterdi. Mursi yönetiminden, Pazar günü yaşanan olaylardan sonraki adalet ve güvenlik konusundaki talepleri ise bu tutumunun bir kanıtı.

Sonuç olarak Mısır devletinin on yıllardır inkâr ettiği mezhep çatışması, artık devletin de inkâr edemeyeceği bir noktada. Yeni bir toplumsal sözleşme bu sorunlara köklü çözümler getirme potansiyeline sahip. Fakat sorun müzakereye değer verilmeyen ve şiddetin bir siyasal iletişim aracı olmaya başladığı bir siyasi ortamda, şiddetin önüne nasıl geçileceği ve kapsayıcı, çoğulcu ve adalet temelli yeni bir anayasanın nasıl başarılacağı. Buradaki kilit nokta ise ‘devleti devletten kurtarmak!’